11 Eylül sonrası dönemde Amerikan stratejilerinde belirgin bir değişikliğe şahit oluyoruz. ABD Başkanı Trump, kendine özgü bir siyaset anlayışı inşa ettiğini öne sürse de sahadaki tablo, topyekûn Amerikan çıkarları merkezli stratejilerin yalnızca farklı bir üslupla devam ettiğini ortaya koyuyor.
Kaybettiğini anladıkça zorbalık artıyor!
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel düzenin başaktörü olarak sahneye çıkarılan Amerika’nın, 2000’li yıllardan itibaren sakin, uzun vadeli ve hesaplı siyaset anlayışını terk ettiği açıkça görülüyor. Amerikan gücünün gerilemesi üzerine kaleme alınmış onlarca kitap ve analiz, bu kırılmayı çoktan kayıt altına almış durumda.
Bu bağlamda, Immanuel Wallerstein’in Amerikan gücünün gerilemesine dair eserleri ile Bildiğimiz Dünyanın Sonu adlı çalışmaları, Trump’ın özellikle Maduro üzerinden sergilediği “zorbalığın” arka planını anlamak açısından önemli ipuçları sunuyor. 2019 yılında vefat etmiş olsa da sosyolog ve sistem teorisyeni Wallerstein, yaptığı gözlemlerle bugüne dair pek çok sonucu yıllar öncesinden tarif etmişti.
Bu yorumlar dikkatle incelendiğinde, “zorbalığın” altında yatan asıl nedenin kifayetsizlik olduğu daha net görülüyor. Yani 'Amerikan Kartalı', gerçekte yaşadığı acizliği, agresif ve hoyrat bir siyasetle örtmeye çalışıyor.
Trump’ın zorbalığı ve yeni dünya…
ABD ile Çin arasındaki rekabetin nasıl sonuçlanacağını bugün hiç kimse kesin olarak kestiremiyor. Şu an yaşanan süreç, doğrudan bir savaş değil; alan çatışmaları ve etki muharebeleri dönemidir. Trump, gücünü kaybeden Amerika’yı yeniden “büyük” yapacağını sıkça dile getirirken enerji kaynaklarına, petrol rezervlerine, kıymetli madenlere ve stratejik minerallere duyduğu ihtiyacı da gizlemiyor.
Kaybedilen gücü geri getirme telaşıyla sergilenen bu “zorbalık”, aslında gücün değil, tam tersine zorlukların ve kırılganlığın aynası gibi duruyor.
Venezuela’yı uzun süredir hedef tahtasına oturtan Trump, niyetini de artık gizleme gereği duymadı.
Konunun halk değil; petrol, finans ve etki alanları olduğu zaten konuşuluyordu. Trump’ın Amerikan şirketlerinin devreye gireceğini söylemesi ve “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadesi her şeyi netleştirdi.
Başkan Trump, Amerikan siyasi geleneğinde tüm rezerv ve kaynaklar üzerinde ABD’nin hâkimiyet kurması gerektiğine inanıyor. Maduro operasyonunu bu çerçevede değerlendirdiğimizde, eski düzenin çöktüğünü, yeni düzen kurulmadan önce ise masaya kimin hangi güçle oturacağının belirlendiğini görüyoruz.
Peki Trump burada duracak mı? Görünen o ki hayır.
Gücünü kaybeden Kartal, yaralı olduğunu gizlemeye çalışırken giderek daha acımasızlaştığının farkında bile değil. Gözlerini kapatmış durumda; “kaybetme” korkusuyla yaptığı hamleleri kendi zihninde birer “kahramanlık” olarak büyütüyor!..
Oysa güçlülerin sakinliği ile gücünü yitirenlerin zorbalığı arasındaki farkı görebildiğimizde, Trump’ın ne yapmak istediğini de daha net anlıyoruz.
Venezuela’nın başkanına değil; doğrudan ülkenin mal varlığına çöküldü. Yani Trump için yönetimlerin halklarını nasıl yönettiği ya da halkın memnuniyeti bir mesele değil. Asıl hedef, Amerika’nın finansal ve siyasal etki gücünü dayatmaktır.
“Hegemon kim?” sorusuna cevap aranırken, yöntem olarak herkese çökme anlayışı devreye sokulmuştur.
Amerika’nın gücü geriliyor. İşte tam da bu nedenle Trump, mümkün olan her alana kısa vadeli hamlelerle çökmeye çalışıyor. Uzun vadeli stratejiler ise finansal güç kaybını beraberinde getiriyor ve Trump bundan rahatsız. Bu yüzden tez sonuç odaklı, aceleci ve sert adımlar atıyor. Elbette iç politikada yaklaşan seçimlerin de bu tercihlerde önemli bir payı var.
Venezuela olayından çıkarılması gereken dersler
Maduro’nun kelepçeli ve aşağılanmış şekilde servis edilmesi, aslında Amerika’nın iç dünyasındaki psikolojik kırılmanın bir yansımasıdır.
Gerileyen Amerikan gücü, eski hâline dönebilmek için sırada daha kimlere çökecek?
Trump, bu gücü geri getirmek istiyor. Savaşları bitirme yönündeki açıklamaları da, esas savaşa kadar yaşanan güç kaybını telafi etme çabasından ibaret! Asıl hesaplaşma ise Çin ile yaşanacak.
Bu hesaplaşmanın şekli ve yöntemi üzerine şimdiden kesin konuşmak anlamsız. İttifaklar ve yeni ortaklıkların çerçevesi büyük ölçüde belli olsa da, henüz son perdeye gelinmiş değil. Bu nedenle Trump, ABD’nin yakın çevresindeki düzeni yeniden kurgulamadan daha uzak coğrafyalara odaklanmak istemiyor.
Bu çerçevede bazı konularda “anlaşma var” yaklaşımı tamamen temelsiz değil. Rezervler, petrol ve zengin kaynaklar söz konusu olduğunda Trump, kendisini tatmin eden her anlaşmaya açık. Ancak bu tabloyu ürkütücü kılan gerçek şudur: Paranın her şeyin merkezine oturduğu bir sistem, ilkeye dayalı ve adil çözümler üretmekten uzaktır.

