Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Krizlerde ve diplomaside Türkiye modeli
0:00 0:00
1x
a- | +A

Batı’nın çözüm üretme kabiliyeti giderek zayıflıyor. Nitekim geçmişte İkinci Dünya Savaşı’nı tetikleyen de aynı yayılmacı zihniyetti.
Neticede savaşlar tarafları belirler, çöküşler yaşanır ve yeniden masalar kurulur. Tarih bize hep bu döngüyü anlatır. Ancak çözüm üretenler, insanlık tarihi için umudu pekiştirir. Kanla ve savaşla beslenen hiçbir fikir, kalıcı ve değerli bir sonuca ulaşmamıştır... Elbette savaşlar da, tıpkı barış gibi dünya tarihinin belirleyici unsurlarındandır. Buradaki ince çizgi şudur: İnsanoğluna hangi fikir, hangi refah anlayışı umut verecektir?

Savaşların kötü olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak çoğu zaman, kahrolası kötülüklerden kurtuluş da savaşlar vesilesiyle gerçekleşir.

İyi niyetli ve çözüm odaklı siyaset...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın politikaları, Türkiye’yi çözüm üreten bir merkeze yerleştirmiştir. Antalya Diplomasi Forumu, aslında Türkiye’nin çözüm üretme kapasitesinin çerçevesini çizen; bu yaklaşımın teorik boyutunu dünya kamuoyuna sunan önemli bir platformdur. Cumhurbaşkanı Erdoğan da açılış konuşmasında, Türkiye’nin krizlere ve çözümlere yaklaşımını son derece net bir şekilde ortaya koymuştur.

İyi niyetli ve çözüm odaklı bir siyaset anlayışına en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde, Türkiye modeli üzerinde daha fazla durmak gerekiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan yıllardır “Dünya beşten büyüktür” diyerek mevcut düzene itirazını dile getiriyor. “Daha adil bir dünya mümkün” vurgusuyla da bu adaletsiz sisteme karşı alternatif bir yaklaşım ortaya koyarken, aynı zamanda bu doğrultuda doğal ittifaklar kuruyor. Elbette bu söylemlerin ve teorik önerilerin somut örneklerle desteklenmesi gerekir. İşte Türkiye modeli tam da bu noktada devreye giriyor. Türkiye, bugüne kadar ortaya koyduğu pratik uygulamalarla söylem ve eylem arasındaki uyumu göstererek farkını ortaya koymuştur.

Her ne kadar Amerikan Başkanı sık sık “tüm savaşları bitirdiğini” ifade etse de, buna kendisinin bile ne ölçüde inandığı tartışmalıdır! Türkiye’nin çevresindeki çatışmalara yaklaşımı ise köklü ve bütüncül bir çözüm anlayışına dayanıyor. Suriye örneğinde, diplomasi ile sahadaki mücadelenin nasıl dengeli ve belirleyici bir şekilde yürütüldüğünü gördük. Süreç henüz tamamlanmış değil; hatta İsrail ile yaşanan gerilimlerin Suriye özelinde daha da belirginleşeceği anlaşılıyor.

Bölgesel açıdan bakıldığında, İsrail’in kurduğu rastgele ittifaklar Türkiye açısından yeni sorunlar doğurmaktadır. Ancak bu tür ittifakların uzun ömürlü olmadığı dikkate alındığında, Türkiye’nin diplomasi kapasitesiyle kalıcı ve sürdürülebilir iş birlikleri oluşturduğu görülmektedir. Türkiye, olaylara kadim bir devlet refleksiyle yaklaşıyor; tarihsel birikimi ve geçmiş devlet tecrübelerinin oluşturduğu ittifak anlayışıyla hareket ediyor. İsrail ile kıyaslamak çok anlamlı olmasa da, ortaya çıkan bu geçici ittifakların istikrarsızlık ürettiği açıktır. Çünkü İsrail, tıpkı terör örgütleri ve asimetrik yapılar gibi, istikrarsızlıktan beslenmektedir! Bu nedenle karşımızda klasik anlamda devlet refleksiyle hareket eden bir yapıdan söz etmek güçtür. Süreci çıkmaza sokan da tam olarak budur. Dolayısıyla Türkiye, gerektiğinde karşısındaki yapının anlayacağı dili kullanmayı da dışlamayan bir yaklaşım sergilemektedir.

Kriz yönetimi, kabiliyet gerektirir...

Türkiye kriz yönetiminde başarılıdır. Kriz yönetimi, olağanüstü bir kabiliyet gerektirir. Savaş çemberi içinde ülkeyi yıpratmadan süreci yönetmek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlik kapasitesinin bir yansımasıdır. Sorunlu alanları doğru tespit etmesi ve çözüm için siyaseti etkin araç olarak kullanması, siyasetin hâlâ geçerli ve güçlü bir mekanizma olduğuna olan güveni canlı tutmaktadır.

Batı dünyası bir dönem çözüm üretim merkeziydi; ancak günümüzde çeşitli nedenlerle bu işlevini yerine getirememektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’yı İsrail politikaları üzerinden eleştirirken kullandığı “Bizim, sizin gibi İsrail’e diyet borcumuz yoktur” ifadesi, son derece isabetli bir tespittir. Bu söz, her ne kadar Nazi Almanya'sına bir gönderme içerse de, daha geniş çerçevede değerlendirildiğinde Batı dünyasının içinde bulunduğu bağımlılık ilişkilerini de ortaya koymaktadır. Bugün birçok siyasi yapı, farklı biçimlerde bu “diyet borcunu” öder gibi hareket etmektedir.

Bu çerçevede, dünya siyasetinin önemli bir kısmının öncelikle bu bağımlılık ilişkilerinden kurtulması gerektiği açıktır.

Türkiye’nin sahadaki gücü...

Türkiye’nin diplomasi modeli, yeni ve kalıcı ittifaklara kapı aralarken ilişkileri çeşitlendirmekte; hem ekonomik hem de jeopolitik açıdan alternatif kanallar oluşturmaktadır. Türkiye’nin sahadaki gücü, masadaki çözüm önerilerinin kabul görmesini sağlamaktadır. Çünkü Türkiye, söylemlerini sahada destekleyebilen bir kapasiteye sahiptir ve bu da “Türkiye modeli”nin en somut karşılığıdır.

Yeni Türkiye, aslında kadim Türk devlet geleneğinin günümüzdeki yansımasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın attığı adımlar da bu sürekliliğin devamı niteliğindedir. Savaşlar zincirinin sona ermesi, çatışmaların adil çözümlerle sonuçlanması için Türkiye’nin diplomasi modeline giderek daha fazla ilgi duyulduğu görülmektedir. Bugün temkinli yaklaşan aktörlerin bile, zamanla bu modele yöneldiğine ve yönelmek zorunda kalacağına tanıklık edeceğiz.

Sevil Nuriyeva'nın önceki yazıları...