Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
NATO’nun Ankara Zirvesi ve Trump’ın hedefleri
0:00 0:00
1x
a- | +A

NATO içinde ve dışında yaşanan çekişmeler, üye ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını önceleyen yaklaşımları nedeniyle ittifakın yeni bir güvenlik doktrini oluşturma ihtiyacını her geçen gün daha görünür hâle getiriyor.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ABD Başkanı Trump arasında medyaya yansıyan diyaloglar da bu çelişkilerin kolay giderilemeyeceğini gösteriyor. Trump’ın Avrupa liderlerine yönelik sert söylemleri, Grönland konusundaki ısrarı ve bunu açıkça dile getirmesi, başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesiyle yaşadığı görüş ayrılıklarını daha da belirginleştiriyor.

Buna karşılık Trump’ın Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la çalışmaktan duyduğu memnuniyeti defalarca dile getirmesi dikkat çekicidir. Hatta NATO zirvelerine Erdoğan ve Türkiye nedeniyle katıldığını söylemesi, Ankara’yı yalnızca bir müttefik olarak değil, NATO’nun geleceğini şekillendirecek önemli aktörlerden biri olarak gördüğünü düşündürüyor.

Pasifik merkezli rekabet...

Grönland konusundaki ısrarına baktığımızda ise ABD açısından asıl stratejik önceliğin Pasifik merkezli rekabet olduğu anlaşılıyor. Trump, bir taraftan Amerikan caydırıcılığını artırmaya çalışırken diğer taraftan NATO’nun mali yükünü tek başına taşımak istemediğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Bu nedenle Grönland sadece bir ada değil, aynı zamanda önemli bir pazarlık başlığıdır. Trump’ın “Orayı biz kurtardık ve onlara verdik” yaklaşımı, Putin’in İkinci Dünya Savaşı üzerinden Avrupalılara yönelik “Sizi Hitler ve Nazilerden biz kurtardık” söylemiyle benzer bir güç dili kullanıldığını gösteriyor.

Yeni dünya düzeni, bütün aktörleri konumlarını yeniden belirlemeye zorluyor. Trump da bu dönüşümün en güçlü itici aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor. Ancak dikkat çeken nokta, sert söylemlerine rağmen sürekli “anlaşmak istiyorum” mesajı vermesidir. Çünkü Trump açısından anlaşma, ABD’nin çıkarlarını daha ileri taşıyacak yeni bir pazarlığın kapısını aralamaktır.

Avrupa ile ilişkilerini yeniden tanımlamak istemesinin temelinde de bu anlayış yatıyor. Sert çıkışları ve zaman zaman dayatma olarak görülen açıklamaları, mevcut düzeni değiştirmeye yönelik bir müzakere yöntemi olarak okunabilir.

Rusya-Ukrayna savaşına yaklaşımı da aynı stratejinin uzantısıdır. Trump, Putin’le uzlaşmanın ABD açısından daha rasyonel sonuçlar doğuracağına inanıyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte ise Trump’ı ittifak içinde tutmaya ve dengeyi korumaya çalışıyor. Ancak görünen o ki Trump için asıl hayati mesele Pasifik’tir. Avrupa’yı da bu yeni jeopolitik öncelik doğrultusunda yeniden şekillendirmek istiyor...

Erdoğan’ın dikkat çeken özellikleri...

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump arasındaki ilişki de bu noktada ayrı bir önem kazanıyor. İki lider birçok konuda farklı düşünse de Erdoğan’ın krizleri yönetebilme ve çözüm üretebilme kapasitesi, Trump’ın dikkatini çeken özelliklerin başında geliyor.

Trump, ABD’nin menfaatlerini güçlendirecek, kendi siyasi başarısını destekleyecek her türlü öneriye açıktır. Onun sık sık dile getirdiği “anlaşmak istiyorum” sözü de aslında bu pragmatik yaklaşımın özetidir.

Trump’ın NATO’dan memnun olmadığı artık gizlenmeyen bir gerçektir. Bu memnuniyetsizlik yalnızca ittifak içindeki tartışmaları görünür kılmıyor, aynı zamanda Avrupa kamuoyunda da yeni sorgulamaların önünü açıyor.

Bunun önemli nedenlerinden biri de Trump’ın Amerikan seçmenine başarı hikâyesi sunma arzusudur. ABD’ye ekonomik kazanç sağladığını, ülkesinin refahını artırdığını göstermek istiyor. Zaman zaman sıra dışı görünen hamlelerinin arkasında da hızlı sonuç alma isteği bulunuyor.

NATO içerisinde ABD’nin taleplerini daha güçlü biçimde dile getirirken Avrupa’nın güvenlik yükünü eskisi kadar üstlenmek istemediğini de açıkça ifade ediyor. Ancak bu durum NATO’dan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ittifakı kendi öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirmek ve daha fazla karşılık almak istiyor.

Ankara’dan verdiği mesajlar da bu stratejinin devam ettiğini gösteriyor. Grönland örneğinde olduğu gibi, “Bu kadar yatırım yaptık, bu kadar harcama yaptık, artık karşılığını istiyoruz” anlayışıyla hareket ediyor.

Güçlü aktörlerle çalışmayı tercih ediyor...

Türkiye’ye yönelik olumlu değerlendirmeleri de bu çerçevede okumak gerekir. Trump; güçlü, yük oluşturmayan, çözüm üreten ve kendisine katkı sağlayabilecek aktörlerle çalışmayı tercih ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün engellemelere rağmen güçlü bir Türkiye inşa etmesini özellikle vurgulaması da bu nedenledir. Trump’ın çözüm üretme kapasitesine yaptığı atıfın arkasında da bu bakış açısı bulunuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Zirvesi’nin açılış konuşması ise Türkiye’nin artık kendi güvenlik doktrinini üreten bir ülke olduğunu bir kez daha ortaya koydu. NATO’nun alışık olduğu, yalnızca verilen görevleri yerine getiren Türkiye profili artık geride kalmıştır.

Erdoğan’ın Rusya’dan söz ederken dahi tutarlı duruşunu koruması, Türkiye’nin bağımsız ve merkezî konumundan vazgeçmeyeceğinin de açık bir göstergesidir.

Dünya yeniden şekillenirken NATO’nun kendi içindeki çelişkileri doğru okumak gerekiyor. Çünkü her ülkenin kendine özgü çıkarları vardır ve ortak güvenlik anlayışı oluşturulurken bütün müttefiklerin hassasiyetleri dikkate alınmak zorundadır.

Üstelik NATO’nun geçmişte sergilediği tutumlar da hafızalardaki yerini koruyor. Türkiye’nin yaşadığı tecrübeler, müttefiklik anlayışının zaman zaman ciddi boşluklar içerdiğini gösteriyor.

Bu nedenle meseleye romantik beklentilerle değil, rasyonel ve somut sonuçlar üzerinden yaklaşmak daha sağlıklı olacaktır.

Dünya gerçekten değişiyor. Bu değişim, bütün ezberleri yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılıyor. NATO da bu yeni döneme uyum sağlayabilmek için kendi iç çelişkilerini aşacak kapsamlı bir revizyona ihtiyaç duyuyor.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…