Kaydet
a- | +A

Bir çocuk suç işledi. Herkes MEB'e baktı. Kimse eve bakmadı. Toplumun çocuklara dair kaygılarının faturası her seferinde aynı masaya kesiliyor: Okul, öğretmen, telefon, dijital oyun. Kimse yeterince güçlü biçimde "tamam da bu çocuk bunu neden yaptı?" diye sormuyor. Çünkü "neden?" sorusu rahatsız edici bir yere götürüyor; asıl sorumluluğun bulunduğu yere: Yapıya, aileye, politikaya. Oysa gündemdeki tartışma bambaşka bir yerde sürüyor: X-ray cihazı mı, detektör mü, güvenlik görevlisi mi, okula polis mi? Metal detektör kapıyı güvence altına alır, semptoma müdahale eder ama hastalığı tedavi etmez. Güvenlik yatırımı görünür, siyasi getirisi yüksek, kısa vadede ölçülebilirdir. Aile politikasına yatırım ise uzun soluklu ve maliyetlidir hem mali hem insani anlamda...

Böyle bakıldığında dijital oyunları ya da okulu suçlamak, tartışmayı dar ve konforlu bir çerçevede tutmanın en kestirme yoludur. Anne baba olmak sevmekten ibaret değildir. Sorumluluk vermektir, topluma dâhil etmektir, sınırı yaşatmaktır...

Çocuklar başsağlığına gider, hastane ziyaretine katılır, misafirlikte otururdu. Büyükle nasıl konuşulur, kime nasıl hitap edilir, toplumda nasıl var olunur; bunların hepsi gündelik hayatın içinde sessizce öğrenilirdi. Zamanla anne babalık, çocuğu yetiştirmekten çocuğu memnun etmeye doğru kaydı. Kendi çocukluğunda mahrumiyet yaşamış bir nesil, âdeta bu açığı kapatmak için her şeyi vermeye çalıştı; sınır koymak yerine onayladı, hayır demek yerine razı geldi. Aile, çocuğu topluma hazırlayan bir ortam olmaktan çıktı; onu dünyadan koruyan steril bir koza hâline geldi.

Her isteği anında karşılanan, her öfkesi geçiştirilen çocuklar, büyüdüklerinde öyle bir benlik şişkinliği geliştiriyor ki artık kendi aileleri bile onlara yaklaşamaz hale geliyor. Bu konuya devam edeceğiz...

Sosyolog-Kübra Tıbıkoğlu

ŞİİR

Gel

Vicdanın düşürsün seni yollara,

Istırap yükünü çeke çeke gel.

Gönlümden çaldığın kayıp yıllara,

Kanlı gözyaşları döke döke gel.

Bir ben değilim ki senin yaktığın,

Benzin döküp üste kibrit çaktığın.

Seller gibi her dereye aktığın,

Yurdumu yuvamı yıka yıka gel.

Kör etmiş belli ki bu sevda beni,

Görmemişim bunca olup biteni.

Şimdi ayrılıklar gayet medeni,

Mahkemeye yumruk sıka sıka gel.

Bir gün hatırlarsan hatıraları,

Ayıkla içinden en acıları.

Gönder kargo yapıp bana onları,

Ardından hüzünle baka baka gel.

Bahar beklenirken kar yağdı dağa,

Git mümkün oldukça benden uzağa.

Gıyabî gidersen o gün nikâha,

Vebali boynuna taka taka gel.

Mustafa Özkahraman

DUYGU DAMLASI

SEVGİYLE: Yeryüzündeki her maddenin bir frekansı olduğunu işin uzmanları dile getiriyor. Biz işitsek de işitmesek de her maddenin her cismin her şeyin bir frekansı var. Frekans, yani titreşim... Hiç yerinden kıpırdamayan dağların bile... Her şey atomlardan ve moleküllerden atomlar ise elektron, proton, nötron gibi parçacıklardan oluşmuyor mu? Bu parçacıklar da sürekli hareket yani titreşim hâlinde değil mi? O hâlde enerji de bir frekans demek. Konuya bu açıdan baktığınızda kâinatın da bir frekansı var elbette... Derler ki mutasavvıflar, her şey aslında bir hareket bir zikir içinde... Yani her şey aslında cenab-ı Allah’ı anıyor, zikrediyor...

Peki insandan insana yayılan sevgi gibi, mutluluk gibi; insanın sağlığı gibi olumlu ve pozitif durumların frekansının oldukça yüksek olmasına rağmen korku, öfke, stres, kıskançlık haset gibi “negatif” durumların frekansının çok düşük olduğunu biliyor musunuz? Mutasavvıflar birbirine “sevgiyle!” diye işte bu hakikat üzere mukabelede bulunurlar Efendim... Sevgiyle...

Halid Yazıcı

Yetenekli Kalemler'de önceki yazılar...