Kaydet
a- | +A

Eğitimde fırsat eşitliği, bireysel yeteneklerin keşfi ve modern pedagoji gibi kavramları genellikle batı merkezli ya da tamamen modern çağın getirileri olarak görme eğilimindeyiz. Oysa dönüp arkamıza, Osmanlı’nın eğitim mirasına baktığımızda, bugün hâlâ yakalamaya çalıştığımız pek çok evrensel doğrunun kökleriyle karşılaşırız. Bu köklerin en canlı örneklerinden biri, bilginin ilk kapısı olan sıbyan mektepleridir.

Osmanlı'nın eğitim tarihinde sıbyan mektepleri, bilgiye ilk adımın atıldığı yapılar olarak büyük önem taşır. Osmanlı’da çocukların eğitim hayatına ilk adımı attığı 5-6 yaşlarındaki bu okullar, yalnızca temel okuma-yazma, temel dini bilgiler ve dört işlemden ibaret bir matematik eğitimi vermiyordu. Çok daha derin, insani ve vizyoner bir eğitim mantığını barındırıyordu.

Bugün eğitim sistemimizin en büyük çıkmazlarından biri, her çocuğu aynı kalıba sokmaya çalışmaktır. Oysa Osmanlı sıbyan mekteplerinde her talebe kendi kabiliyetine göre değerlendirilirdi. Herkese aynı dersler dayatılmazdı. Bu vizyonun özeti, o mekteplerin duvarlarında asılı olan şu muazzam cümlede gizliydi:

“Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz.”

Bundan yüzyıllar önce, çocukların fıtratına ve bireysel farklılıklarına gösterilen bu saygı, bugünün modern eğitim yaklaşımlarına âdeta taş çıkartıyor.

Zamanla her kurum gibi sıbyan mektepleri de değişimin eşiğine geldi. 1846’da başlayan değişmelerde büyük kırılma Tanzimat ve sonrasındaki modernleşme reformlarıyla yaşandı.

Kurumlar modernleşip iptidai mekteplerine dönüşürken eğitimde standardizasyon ve devlet kontrolü sağlandı belki ama "balıkları uçmaya zorlamama" vizyonu her eğitimcinin kulağına küpe olması gereken evrensel bir ders olarak tarihteki yerini aldı.

Bugün eğitimde reformları tartışırken, sisteme sadece yeni binalar veya dijital araçlar entegre etmeyi değil; o eski duvar yazısındaki vizyonu ve çocuğun özündeki cevheri bulup çıkarma sanatını yeniden hatırlamalıyız.

Uğur Utkan/Araştırmacı-Tarih Öğretmeni

ŞİİR

Nefsin öyküsü

Günah çukuruna tövbe toprağı,

İhlas yüreğiyle doldurulmalı.

Emir kılınmıştır, zikir tokmağı,

Nefsin ensesine indirilmeli.

Âşığın bağrında yanar ateşi,

Maşuka saymadan verir üç-beşi,

Terk eder bu yolda bacı, kardeşi,

Bekler ki mizanda söndürülmeli.

Benlik urbası var kat kat üstüne,

Üryan gideceksin kabre, dostuna.

Bunca nebilerin kime kastı ne?

Bilemeyenlere bildirilmeli.

Azrail uğrarsa bir gün haneye,

Vazifeyi görür, kalmaz seneye.

Cesedin konunca tahta bineğe,

Salın parmaklarda kaldırılmalı.

Gıyabî dersin de aldın mı dersi?

Koy şöyle kenara dünyalık hırsı!

Nefis ejderinin koca gövdesi,

Fakrın deryasına daldırılmalı.

Mustafa Özkahraman

TARİHTEN BİR YAPRAK

MERKEZ EFENDİ: Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen âlim ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mûsâ olup, Merkez Muslihittin lakabıyla meşhur oldu. 1463 (H.868) yılında Denizli’nin Buldan ilçesine bağlı Sarımahmûdlu köyünde doğdu. Uşak’ta doğduğunu iddia edenler de vardır. Merkez Efendi küçük yaşta memleketinde yaptığı ilk medrese tahsilinden sonra, Bursa ve İstanbul’daki medreselerde okudu. Ahmed Paşanın derslerinde bulundu. Tefsir, hadis, fıkıh ve tıp ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî Tefsirinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsili esnasında tekkelere gidip oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılarak feyiz ve bereketlere kavuştu. Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Talebelerine zahirî ve batıni ilimleri öğretti. Çocuklara karşı çok şefkatliydi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı. Merkez Efendi, büluğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemaatsiz namaz kılmamıştır.

Yetenekli Kalemler'de önceki yazılar...