BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“Sen hiç genç olmadın mı?”

Bu soruyu Boğaziçi Üniversitesi’ndeki çığırından çıkmış gösterileri eleştirdiğimde, kendi de Boğaziçi mezunu olan çok eski bir dostum yöneltti bana. Hatta devam etti:
“O ruhu, heyecanı anlamak lâzım. Sen de geçmişte böyle gösterilere katılıp marşlar söyledin.”
Cevabımın ne olduğunu aktarmadan önce tepkilerin ASIL SEBEBİNE bakalım...
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atanan Prof. Dr. Melih Bulu doktora ve yüksek lisansı nedeniyle 8 yılını bu üniversitede geçirmiş ama lisans eğitimini orada yapmamış. ODTÜ mezunu. Görünürdeki itiraz bu:
“Neden öz hakiki Boğaziçi aşiretinden değil.”
İkinci sebep ise Melih Bulu’nun aktif olmasa bile AK Parti üyesi olması.
Esasında BİRİNCİ SEBEP bu. Çünkü geçmişte Boğaziçili olmayanlar rektör atanmıştı ama problem olmamıştı. Çünkü CHP tandanslıydılar.
Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri işte bu atamayı protesto etmeye karar verdiğinde ve eylemlerine başladığında, kuşkusuz okul civarına gelen polislere “Katil Polis” diye bağırmayı ya da okul kapılarını kırmayı akıllarından geçirmiyorlardı.
Ama ne olduysa oldu, önce CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu okula geldi, onunla beraber yasadışı sol örgüt militanları gösteriye sızdılar ve şiddetsiz protesto gösterisi çığırından çıktı. Ardından güvenliği sağlamak üzere orada konuşlandırılmış olan emniyet güçlerine “Katil Polis” diye bağırılıp slogan atıldı, okulun kapıları kırıldı.
Polisler provokatörleri o sırada ve ertesi sabah evlerinden gözaltına aldı. Gözaltına alınan ilk 24 kişiden sadece ikisi Boğaziçi Üniversitesindendi.
Deniliyor ki;
“O öğrenciler ülkemizin yetiştirdiği en nitelikli gençler. Öz güvenleri sağlam, onlar bizim geleceğimiz. Şiddet olmadıkça pekâlâ tepkilerini demokratik yöntemlerle dile getirebilirler. Üniversiteler birey olmanın, itiraz etmenin öğretildiği yerlerdir. Burada 10-15 provokatörün suçu öğrencilere yüklenemez. Devletin görevi provokatörleri ayırmaktır.”
Öğrencilerin nitelikleriyle ilgili söylenenler doğru, ama burada çıkan olayların ardından “10-15 provokatörün suçu öğrencilere yüklenemez. Devletin görevi provokatörleri ayırmaktır” dediğinizde olan bitene at gözlüğüyle baktığınız ortaya çıkıyor.
Polis de zaten onu yapmadı mı? Yani olay çıkaranlara orada müdahale edip tespit ettiklerini gözaltına aldı. Demokratik tepkilerini gösterenlerle provokatörleri birbirinden ayırdı.
İşin püf noktası burada. Bunu öğrenciler yapmalıydı.
Üstelik günümüz gençlerine ta 68 kuşağından bu yana provokasyonlarla ilgili bırakılan büyük bilgi birikimi; tecrübe var. Bunu değerlendirerek kışkırtıcıları anında tespit edip aralarından atacaklardı. Ama ne yaptılar? Öğrenci olmayan terör örgütü iltisaklıların okul kapısını kırmasına ses çıkarmadıkları gibi “Katil Polis” sloganlarına eşlik ettiler. “Biz şehirden siz köyden” diye dangalakça sözlerle dolu türkülerle halay çektiler. Daha da vahimi polis o provokatörleri aralarından ayıklamaya çalışınca da vermemek için direndiler ve çatışmaya girdiler.
Sonuçta ne oldu?
Kendisinin de Metallica ve Guns N’Roses dinlediğini söyleyip şirinlik yapan Rektör’e “Kim daha çok Amerikalı” dersi vermek ve onu bir Türk ve AK Partili olduğu için aşağılamak amacıyla rektörlük binası önünde Metallica şarkıları eşliğinde bol bol dans ederek (tepinir gibiydiler ya neyse) protestolarını sürdürdüler. Karışan ya da engelleyen oldu mu? Tabii ki hayır!
Demek sorun senin proteston değilmiş...
Gelelim başlıktaki gibi bana “Sen hiç genç olmadın mı?” diye soran eski dostuma verdiğim cevaba:
“Genç oldum. Aptallıklarıma yanıyorum. Bir sürü karanlık odağın, CIA güdümlü derin devletin örgütlerin içine soktuğu karanlık ellerin ve terörün piyonu olarak kullanıldık. Aynı salaklık ne yazık ki devam ettiği için uyarıyorum!..”
Bu kaotik geçmişin mirası artık günümüz gençlerinin gözünü açmalı. Eleştirim ve uyarım bu yüzden. Söylediğim açık ve net:
“Bizim gibi oyuna gelme, provokatörleri içinden ayıkla!”
Bunları yazarken bir yandan da gözüm ekranda. Resulayn’a giden 268 pırıl pırıl gencimizin yolcu edilmesiyle ilgili töreni izliyorum. Ama o anda Afrin’de teröristlerle olan çatışmada şehit düşen Jandarma Astsubay Abdullah Taha Koç’un bölgeye gitmeden önce bir şiir okuyarak vedası geliyor gözümün önüne. İkinci Yeni’nin önemli şairlerinden Erdem Beyazıt’ın o unutulmaz dizelerini seslendiriyor:
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm,
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.
Sonra birden gösteri yapanların da aralarında olduğu pek çok Boğaziçi Üniversitesi öğrencisinde neyin eksik olduğunu fark ediyorum:
VATAN SEVGİSİ.
Evet, vatan sevgileri, ülkemize aidiyetleri yok.
Artık bugün geldiğimiz noktada gençlerin şuurunu arkaik ideolojilere ipotek ettirmesi, sahip olduğu belki en değerli şeyi, yani haysiyetlerini aşağılamaktan öte bir şey değil. Yaşadığı ülkenin, dünyanın en berbat ülkesi olduğuna kanaat eden birinin zavallı hırçınlığına hangi müsekkin ne yapsın?
Artık biliyoruz, bu ülke şuurlu, yaşadığı toprağın kıymetini bilen, zor zamanda ülkesinin nöbetini kimselere bırakmadan tutabilenlerle ayakta.
Ama bu sonuç gençlerin hatası değil. AK Parti döneminde ısrarla söylememize rağmen bir türlü düzeltilemeyen çarpık eğitim müfredatının sonucu. Din Dersi vermekle bu işin hallolacağını sanmak çok yanlıştı.
Bu düzelmediği sürece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “DHKP-C militanıdır” dediği Canan Kaftancıoğlu’lar hep olacak.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
617041 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fuat-ugur/617041.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT