BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Okula kavuşuyoruz

İrfan Özfatura
Facebook

Bundan kırk elli sene evvelki eylül gazetelerine bakın, yeni okula başlayacak çocuğun ne büyük masraflar açacağını anlatırlar.
Laf! Biz de geçtik o yollardan. Eskiden çocukların ne yükü vardı ya?
Şimdikiler gibi paralı koleje mi yazılırlardı? Hostes ablalı servisler mi gelirdi kapıya? Bizim nesil kalenderdi, karışıp giderdi araya.
Bir kere önünüzde abiniz ablanız varsa önlüğünüz hazırdır kenarda, bilfiil sökük cepleri diker, kopuk düğmeleri tamamlar, sırtınıza atarlar.
Anam rahmetlinin elinden gelirdi, gider Sümerbank’tan kumaş alır, bir oturuşta diker kollu makinesiyle. Bacak kadar çocuğa ne provası yapacak, zaten sıska, bi’ ön, bi’ arka. Giydirip bakar; “Hımmm biraz bol olmuş ama boylanırsın zamanla!”
Çantan da hazırdır. Abine yenisi alınmıştır, onunkisi sana. Kilidi kopuk, astarı yolukmuş, takmayacaksın kafana.  Malzemesi daha iyiydi hatta, buz gibi meşin, plastik muşamba tanımıyorduk daha.
İlk hafta eline bir liste tutuştururlar, aritmetik için sarı kâğıtlı saman, geometri için kareli harita... Müzik defteri olmasa da olur, sanki nota bilen mi var aranızda?

PARMAK İZİ TESPİTİ
Bazı öğretmenler, yazı dersi için de hususi defter aldırtır. Çift çizgili satırları vardır. Biri büyük harfleri, diğeri küçükleri hizalar. Çizgiye basarsan yanarsın, dönersin başa.
Daha da ilerlersen çizgisiz dosya kâğıdına yazdırırlar. Satıra daldın mı, lodosa kapılan yaprak gibi savrulursun yukarılara. Umumiyetle üst sağ köşeye doğru ve ufala ufala. Motosiklette bir kaide vardır baktığın yere gidersin. Yazıda da öyle, bakmayacaksın tavana. Uyanıklık edip çizgili kâğıt koyacaksın altına. Evet cürümdür, kabahattir ama eğikler o kadar çok gelir ki, örtmen ses çıkarmaz o saatten sonra.
Dördüncü sınıfta mürekkebe geçersin. Benim dolma kalemim oldu mu hatırlamıyorum, mevzu kadayıf dolma olsa unutmazdım da…
Kırtasiyecilerde talebeler için ucuz kalemler olur, arkasında kauçuk bir pompa. Sıkarsın havası çıkar, batırırsın şişeye, hava yerine mürekkep emer bu defa.
Çocuklar mürekkebi zapt edemez, zaten tırık malzeme, sızdırmaya meyyal. Ellerin de küçümendir, kalemi en ucundan tutarsın, tırnakların mavi mayii emer emer kusar. Bi’ bakmışsın, kâgıt parmak izi ile dolmuş, sabıka kaydına dönmüş adeta.

9 KUSURLU HAREKET
Ben bilumum kırtasiye malzemelerimi önlüğün cebinde taşırdım. Mürekkep şişesini de sallarsın gider yanına. Bazen kapak oturmaz, düşünün kumaş nasıl kara, mürekkep bile işlemez ona. Ama çamaşır leğeninde renk verip de diğer mintanları boyayınca…
-E çocuk şimdi n’apiym seni, söyle bana?
Mektebin iri bebeleri olur, (gürbüz cumhuriyet nesli pek makbuldü o sıra) bunlar kol kola girer dolanırlar: “Ö- nü- mü- ze- ge- le- ne- bir- tek- me!”
Tepük yiyen tıfıl altında mı kalsın? Bayrak merasimine çıkarken (en tehlikesiz anlarıdır) dolma kalemi sapından tutup silkeler arkalarına, mavi mavi lekeler enseden topuklara...  
Gelelim kitap faslına. Abisi ablası olanlar kalanları kullanır, olmayanlar gider sahaflardan müstamel (kullanılmış, eski) bakar. Kız kitapları daha makbuldür, itina ile kaplandıkları için az yıpranırlar. Ayrıca içlerinden bir sürü yaldız çıkar. Erkekler ise tez usanır, sağını solunu karalar, adamlara bıyık, gözlük yapar. Ha bire imza atar, hatta ayıp şeyler yazarlar.
Sıfır kitap pahalıdır, dar gelirlinin bütçesini yorar, nerde şimdiki gibi öyle bedava.
Sanırım cetvel, pergel, minkale fiyatları da yüksekti, çünkü arkadaştan istenir, herkeste bulunmaz.

KEM ALATLA KEMALAT
Suluboya parana göredir. 24 renkli almak mecburiyetinde değilsin, altı gözlüsü de yeter artar. Kaldı ki, olmayan yeşil için mavi ile sarı karıştırırsın, renklere olan vukufiyetin artar.
Bazılarının ebeveyni meraklıdır, yavrusuna kalem kutusu alır ya da örer şişle tığla. Bir cebine parfümlü kalem koyar, öbürüne kırmızı mavi boya. Silgi ile kalemtıraşı unutmaz, kibrit kutusuna firkete (U biçiminde saç tokası) ve ataç bırakırlar. İyi aile çocukları başlıkları kırmızıyla atar, kenar süsü yapar, kalemi çoban çakısı ile değil, kalemtıraşla açar.
Silgileri mavi renklidir, yazıyı yutar. Ucuz silgiler fren yapmış araba gibi lastik izi bırakır, inatlaşırsan kâğıdı deler, iş açar başına.  
O yıllarda ekseri naylon çizme giyerdik, iskarpin alamadığımızdan değil, mektep yolları çamurdu zira. Hele o semtin balçığı… Nasıl kaygan ve yapışkan, paçaları ovarsın, sarısı kalır mutlaka.
Okul avlusuna girmeden son düzlükte durur, bir su birikintisinde çizmelerini yıkarsın. Kapıda iyice paspasa silersin, lap lap izi kalır yoksa.
Her sene ama her sene öğretmen masasına örtü ve vazo alınır, pencerelere perde takılır. Para kolay, “Pazartesi onar lira getiriyorsunuz çocuklar!” Mümessil liste yapar, verenin karşısına çarpı atar.
Peki kumaşı kim alacak, dikecek de, kornişlere asacak? Biricik evladı için her türlü fedakârlığa hazır sınıf anneleri vardır, tav olurlar bi’ alkışa.

TATİLMİŞ MEĞER
Ben şaşkın, pazar sabahı hazırlanmış çıkıyorum, rahmetli anam yakaladı kapıda.
-Nereye?
-Mektebee.
-Bugün ders olmaz ki ama.
Mızıldadım “Ya olursa?” (Korkuyorum çünkü, her şeye ceza, her şeye ceza.)
-İyi git o zaman.
Taaa çarşı durağından radyo vericisine kadar adımladım, aldırmadım yağmura. Mektep oralarda bir yerdeydi, çayırın ortasında.
Baktım demir kapı zincirli, derin bir sükûnet çökmüş binaya. Hademe “Gitoolum evine” dedi, “dolanma buralarda!”
O yıllarda gariplik vardı, çocukların yanakları kabuk kabuk kabarır, sabah nutkunda ayazı yiyenin dudakları kanar. Eller zaten çorak toprak gibi, eti görünür çatlakların arasından. Öğretmenler ilgisiz. Al len bir Necip Bey, sürünsünler sevabına.  
Bazı çocuklar gözlerinde çapakla gelir, tahtaya kırpıştıra kırpıştıra bakarlar. Hekim bi’ damla verse düzelecek de kimin umurunda? Belki de zavallı seçemiyor, gözlüğe ihtiyacı var.
Her şey BCG aşısı ile bitiyor mu, saçkıran da yaygındı mesela, karın ağrısı deyip geçerler, baksalar ya solucan çıkacak ya tenya… Çoğunun sıfatı kaynamış makarna renginde, büyük şefin soluk yüz dediği kıvamda.
Sınıf seksen kişi, öğretmen adımızı bilmez, cetvelle gösterip “Sen” der, “Hayır hayır, arkandaki!” Şakır şakır okuyanları es geçer, gider heceleyenlere kurdele takar.

KAŞIMALI EĞİTİM
O hafta sayım vardı, cumartesi “söyle-vin” de talimat verildi: Yarın çıkılmayacak dışarıya!
Memur geldi gitti, işimiz bitti. Evde duramadım, “Amaan nereden bilcekler ya?”
Döndüm köşeyi, baktım müdür muavini karşımda. Kaçtım tabii ama kesin görmüştür. O gece uyuyamadım korkumdan. Yok ibret için çeker ortaya, dinlene dinlene döver, öbürlerine ayar verir; bak neler yapıyoruz haylazlara!
Okullar eğitim kurumundan ziyade rejim karakoluydu, tek tip adam imalatı, beyin yıkamaca.
Sıra dayaklarına, beşkardeş izlerine, elleri tuzluk yaptırıp tahtayla vurmalara (mosmor kan çöker tırnaklara), tek ayak üzerinde durdurmalara, kulaktan tutup kafa tokuşturmalara (kaç milyon beyin hücresi ölüyorsa), “Vur arkadaşına yoksa şimdi ben sana” ilkelliklerine başka zaman gireyim, yazarsam destan olur sığmaz sayfaya.
Öğretmenleri severdik diyemeyeceğim, korkardık onlardan. Sopayla dolanırlardı buyurgan edalarla. En büyük hayalimiz büyüyünce köşeye çekmekti; “Gel bakiym, sen o gün niye vurduydun bana?”
İlerleyen yıllarda karşılaşanlarımız oldu tabii, bırak hesap sormayı, koşup ellerine kapandılar. İhtimal ben de onu yapardım, ne diyeceksin yaşlı adama?
Şimdi veliler ilgili bilgili. Öğretmenler de müşfik davranıyor, naz çekiyor.
İyi de çocuklar cozuttu bu defa. Doyumsuz oldular, hele bi’ istediklerini yapma!

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620492 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/620492.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT