BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Toprak, su, çayır, çimen kokusu birbirine karışmıştı

"Etrafına şöyle bir bak bizim köyden daha güzeli var mı? Hadi cevap ver, var mı?.."
 
Toprak yolda yürümek, Kuzu göllerini seyrederek yanından geçmek, hiç dinlenmeden kayalıklara tırmanmak ne güzeldi... Toprak, su, çayır, çimen, çiçek kokusu birbirine karışmıştı... Yemlik, kımı, hırhındilik, kuzukulağı, gelincik, kekire, eşkın yiyerek yürümüşlerdi saatlerce ve ne keyiflenmişlerdi.
Yediklerinden olsa gerek, arkadaşlarının ağız kenarları yeşile boyanmıştı. Belli ki kendi de öyleydi. Bir yolunu bulup suya iniyor, bol bol ağızlarını, yüzlerini yıkıyor, ferahlanıyorlardı. Yol uzun, tabiat güzel bunların ise kanları kaynıyordu. Yorulmak akıllarına bile gelmiyordu...
Uzak ve bilinmez diyarlardan gelmiş leylekler, yürek hoplatan ötüşleriyle turnalar, kırmızı ayaklı, gagalı keklikler etraflarında kaçışıyor, çıkardıkları garip ve tesirli sesleriyle; köyden ırak, kıştan, derslerden yorulmuş zavallı talebeleri kendi sahalarına, pek uzak, tenha, sakin yerlere; biraz gezmek, tozmak, tabiatla iç içe kalmak için çağırıyorlar gibiydi.
Şekilsiz duvaklar gibi peş peşe sıralanan başı bulutlu yalçın dağlar, billurdan gözeler, ruhlarını, hislerini görünmez bir el ile okşuyor, beyaz ve aydınlık hayallerle uyutarak, akıllarından bütün menfilikleri, kötü düşünceleri, yorgunlukları silip atıyordu.
Köyden çoktan çıktıklarını, dağ yolunda olduklarını unutmuşlardı.
Ömründe her gün birkaç kitap okuyan ve düşünen bir adamın, o ciddi hâli gitmiş, şen şakrak neşeli bir çocuk gelmişti. Her şey başkaydı burada. Oynuyor, koşuyor, yüksek dallara çıkıp çimenler üzerine atlıyordu. Evlerinin yakınlarında göğsü üzerinde kitapla gezişi, söğütlerin, kavakların altında yüksek sesle Kur’ân-ı kerîm tilaveti, hattâ koca kayalara tırmanarak, yanık sesle ezan ve sala okuyuşu dillerdeydi. Biraz nefes almak için oturduklarında:
- Biliyor musun  Mehmet Abdullah?
- Neyi?
- Ne hayal ediyordum, ne buldum? Derelerinden köpük köpük şelâleler oluşan, nehirler, serin gölgelerinde sürü sürü keklikleri kaçışan, zümrütten çam ormanları düşünüyordum hep; şimdi karşıma çıktı.
- Bir nehir eksik.
- Olsun dereler de yeterli. Bak köpüren şelâleye.
- Orası tamam.
Hakikatte olmayan, yalnız kendi hayalinde oluşturduğu bu muhteşem manzaraya, bu büyük esrarlı dünyaya bakarak; "Ah, gezilecek yer... Ah, işte yaşanacak dünya…” diyordu.
Binbir hülyalarla çıktıları tepeden vâdi boyunca etrafı seyrettiler. Artık pek aşağılarda kalan Çeperli köyünün üstünde beyaz bulutların uçuştuklarını görebiliyorlardı. Kendi âlemlerinde, yokuş yukarı tırmanırken, muziplik olsun diye Osman Bedreddin Efendi’nin omzuna dokundu Mehmet. O da başka biriymiş gibi irkildi, hemen geri döndü.
- Yahu, nedir bu hâl, bu dalgınlık da ne?
- Hiç… Sadece âdeta büyülendim Mehmet!
- Pişman mısın geldiğine yoksa?
- Ne kelime... Bilakis...
- Uyan yahu! Etrafına şöyle bir bak bizim köyden daha güzeli var mı? Hadi cevap ver, var mı?
- Var!
- İnanmıyorum! Söyle bakayım neresiymiş?
- Bevelkâsım, Alvar! Aha!
- Hayda...
DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616927 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616927.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT