BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Nene'yi, anlamadığı bir yalnızlık ve gariplik korkusu sarmıştı...

“Cıs” ederek boğazından geçen soğuk, buz gibi su bile söndürememişti içindeki alevi.
 
Cılız, titrek bir aydınlık hâkimdi odasına... “Gazı bitene kadar yanar” kelimeleri dökülüverdi çatlak dudaklarından. Acılarını bastırmak için; farkında olmadan ısırdığı dilinden ince, görünmez bir kan sızıyordu. Burada daha dün gibi yaşadıkları geldi aklına; şu sedirde diz çöküp hatim okumuşlardı. Şu minderde oturup gün boyu Hasan abisinin başından geçenleri dinlemişlerdi. Bu duruma göre ne güzel günlerdi o günler. Umut dolu, hayat müjdeliydi... İlk geldikleri gün, eşyaları rastgele içeri almışlardı. Evinin direği, muhterem efendisi elini tutmuş, sevgiyle öyle kıyamadan bakmıştı sadece gözlerinin içine… Elâ gözleri onu çekiyordu sanki hiç olmadık dünyalara. “Bu benim evimin direği” diyordu. İşte böyle başlamıştı evlilik hikâyeleri de...
Nene, hatıraların huzursuzluğunda dönüp dolaşıp mutfağı bile aradı. Hep bildiği ev, onun evi, her şeyi ile ona ait, fakat anlamadığı bir yalnızlık, gariplik korkusu sarmıştı… Kendi evinde yabancı gibiydi sanki. Belki de hiç bilmediği yollardan geçip hiç çekmediği acıları tattıracaklardı da ondan mı ne? Biraz zayıf olsaydı aklını, şuurunu kaybetmek çok kolaydı. “Ya bebem uyanırsa, ya acıkırsa, ya soba da sönerse! Sonrası…” dedi. Sonrasını aklına bile getirmek istemiyordu. Alelacele maşrapayı taş kuruna daldırdı.
“Cıs” ederek boğazından geçen soğuk, buz gibi su bile söndürememişti içindeki alevi. Bir maşrapa su ile dinecek bir yangın değildi zaten…
Ayrılıkların Mehmet’inin alıp götürdüğü elâ gözleri, tam karşısında sanki ona bakıyor gibiydi. Bu içten nazar, onu yeniden tutuşturmuştu. Korkunç bir uçurum kenarında kendini yalnız bıraktığı bir hâl, kocaman bir alev, korkunç bir yangındı her yanını tutuşturan. Yaşayan bir ceset, zembereği bozuk bir saat, içine kurt düşmüş çürük bir kütük gibiydi Nene. Yalnızdı, işte bütün dimağı arkasında bıraktığı küçücük de olsa gözüne güzel görünen evi, canından canları bir yana. Birazdan bitireceği hayatı, onu tezatlara itmişti. Niçin bu kadar çaresiz hissediyordu ki? Korkunç düşüncelerden, tükenmez acılardan kurtaracak, onu bekleyen “ÖLÜM” vardı belki bu gece… Belki de bir sonraki hayata kuş gibi uçacaktı içindeki bu hüzünlerle… Bu evde, soğuk bir günde, bir silah ne kadar mana ifade ediyorsa, bu varlığı da o kadardı işte.
Şehre yorgun bir sükûnet çöreklenmişti. “Fırtına öncesi sessizlik” dedi Nene. Ürperiyor, korkutuyordu. Sadece Nene mi uyanıktı? Başkaları da var mıydı aynı acıları çeken, yaşayan, uykularını ve aklını, izanını kaçırmış olan?
Ölümü bu kadar yakın; yanı başında, hatta ve hatta ensesinde hiç hissetmemişti. Mehmet’iyle konuşurken, çok çocukları olacağından söz etmemiş miydi yoksa? “En az on evlat” istemişti Mehmet’i. O ise “dokuz olsun, tek olsun” diye ısrar etmiş gülüşmüşlerdi ne kadar da çok! Onlar hep yalan mıydı? Yoksa rüya mıydı ne?
Hiç yaşanmamış, hiç konuşulmamış şeyler gibi geldi. Yirmi yaşına henüz kadem basmamıştı. Bütün ömrü bu duvarlar ve bu duyduklarından ibaret sanıyordu. Acı, gözyaşı... Diğerleri mi? Onlar sadece hayal... DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618444 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/618444.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT