BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Etrafına toplanan komşulara tabyaları anlatırdı her fırsatta

Bir uzun ömür sürer kötülerle, zalimlerle, bütün din ve devlet düşmanlarıyla. Mücadele içinde mücadele… 
 
Dağ havalarını teneffüs edip kekik kokan kuzu etleriyle beslenerek edindiği kuvvetini; ovalarda, er meydanlarında gösterip dostları sevindirmiş, düşmanların korkulu rüyâları olmuştu.
Şanlarına şan, ünlerine ün katmışlar ama hiç şımarmamışlar, aksine her daim boynu bükük, tevazu üzere kalmışlardı. Nene… Dadaşların hitabıyla Nene Hatun, ceddine muhalif bir iş işlemedi, bundan sonra da işlemeyecekti...
Gel zaman git zaman bir çınar ağacı gibi serpilen Nene Gelin, boz ihramıyla Erzurum sokaklarını arşınladığı bir gün, Rus istilâsını duymuş, korkudan mı yoksa hırsından mı ne, ne yapacağını şaşırmıştı. “Biz o ayılara tabyaları zindan etmiştik, demek akıllanmamışlar” deyip koşarken bir kaldırım taşına takılıp fena düşmüştü. Biraz sendeler sendelemesine de; fakat çabuk toparlanmış, kendini hemencecik kışlanın önünde buluvermişti. Bu sefer yalnız değil, oğulcuklarıyla beraberdi. Sonra… Sonrası malum…
Habib Baba’nın, Abdurrahman Gazi’nin müdavimiydi Nene Hatun, mahallenin huzuru, şanı, şerefi, taze açılmış gonca gülü, merhamet nazarı, Nene Hatun’uydu artık. İlim erbâbı, irfâni bir muhitin hilâli doğar Nene Hatun’un üzerine yaş ilerledikçe. Bigâne gezer aşağı sokak, yukarı mahalle diye. Akranlarıyla evinin avlusunda yufka açar, erişte keser, harfene yapar. Etrafına toplanan evlatlarına, komşu çocuklarına; Çeperli’den hicret edişlerini, Zulal isimli komşu Ermeni kızını, şehit abisini, Şehid Saima’yı, tabyaları anlatırdı her fırsatta. Bu dava unutulmamalıydı. Anlatırken sanki o günleri yeniden yaşar, ağlardı, dinleyenleri de ağlatırdı elinde olmadan.
Tozu dumana katmış geliyor rahvan bir tayla,
Toprak damının üstüne doğmuş Çoban Yıldızı.
Çatlak ayaklarının altında yemyeşil yayla.
Ey harplerin gazisi, ey karlı dağların kızı!
 
Ne kadar nârinsin, ne güzelsin bir bilsen,
Bak, bütün meraklı gözler; karşında hayran.
Belki dirilirsin elimden bir su içsen.
Ya da çam kokulu bir tasçık serin ayran.
O hâlden bu hâle gelmek kolay olmasa gerekti. Hâller içinde bir hâl var yaralı kalbinde, hâleler içinde bir hâle elâ gözlerinde, sürmeler içinde bir sürme var o yay kaşlarında. Hak teâlânın emirlerine mazhar bir mahzûniyet vardı pembe yüzünde. Buğulu gözlerinde kim bilir ne sırların sırrı vardı Nene Hatun’un. O hep ağlardı; anacığına, babasına, şehid evlatlarına, yanında paramparça olan komşularına, düşen her dadaşın teline, akan kızıl kanına ve bir de kahpelere, arkadan hançerlemek isteyen zavallılara ağlardı ha ağlardı. Dili pek garip dökülür, leblerinden “âhı” ki, yükünü ne Palandöken kaldırabilmiş ne Ejder Tepesi. Günahları çoktu ona göre, mücrimdir ya mahlûkâttan insân sûretinde. Şerefli olmanın vazîfesini hazmetmedeydi hep. Yol çetin, uzun ve dikenliydi çoğu zaman. Nene Hatun; kendini hep eksik görüyor, çok da yorgun…
Halı dokur, kilim, çeçim dokur, çorap, kazak örüp durur, boş durmak yoktur onun kitabında. Bir uzun ömür sürer kötülerle, zalimlerle, bütün din ve devlet düşmanlarıyla. Mücadele içinde mücadele… Aklı erdiği günden ihtiyarlığına kadar hep mücadele… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619186 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619186.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT