Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Görünmeyeni okumak: Siyasi satrançta ABD ve İran
0:00 0:00
1x
a- | +A

ABD ve İran örneğinde bir kez daha anladık ki; görünene değil, görünmeyene bakmak gerekiyor... Hesaplar ve sonuçlar, bize birçok şeyi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösteriyor.
Ayrıca siyasi tarihi doğru okumanın ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Sadece üç-beş paylaşıma bakarak yapılan siyasi yorumların ne kadar yüzeysel olduğu da, aslında bilmeyenler için açık bir gösterge niteliğindedir.

ABD ve Başkan Trump’ın hesaplarına baktığımızda; realite bize hâlâ hataların sürdüğünü gösteriyor. Evet, Trump Çin ile bağlantılı Rum hatlarını baypas etmeyi hedefledi ve hâlâ aynı doğrultuda hareket ediyor. Bu yönüyle mantıksal bir zemini var. Ancak İran örneğinde kullandığı üslup, yöntem ve hareket planlaması hatalıydı. Trump’ın sorunu sadece İsrail ve onun yönlendirmesiyle çözmesi mümkün değildi.
Gelinen aşamada, Trump’ın Orta Doğu coğrafyasını bilen bir danışman eksikliği, açık şekilde hissediliyor.

İsrail’in üzerine oynadığı rejim değişimi meselesinin bu kadar kolay olmayacağı belliydi. Bunu Trump’ın Devlet Başkanı olarak öngörememesi önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.
Burada mesele, İran ve benzeri yapıların yalnızca direniş kabiliyeti değil; toplumların vereceği reaksiyon ve sosyolojik dokudur. Aşağılanan bir toplum, müttefik değil ancak düşman üretir!..

İran rejimi ve iç yapısı, uzun vadeli süreçlere odaklandığını açık biçimde gösterdi. Gazze bağlamında attığı füzelerle dalga geçildiği bir ortam vardı. Ülke içinde üst düzey isimlerin öldürülmesi, Hamas liderinin şehit edilmesi, İran Cumhurbaşkanı’nın öldürülmesi gibi gelişmeler, İran’ın zayıf halka olduğu algısını oluşturmak için kurgulanmış da olabilir. İran’ın bu süreçteki görece tepkisizliği ise meselenin başka bir boyutunu ortaya koyuyor. Sanki İran bu görüntüden özellikle kaçınmadı, elindeki imkânları devreye sokacağı zamanı bekleyerek süreci hesapladı.

Bu yönüyle bakıldığında, hesaplama konusunda İran’ın ABD’den daha başarılı olduğu söylenebilir. Düşmanını kendine yaklaştırarak imkânlarını gösterme taktiği, İran açısından stratejik hamle olarak öne çıktı...

Eğer İran en başından İsrail’e doğrudan güçlü karşılık vermiş olsaydı, İran aleyhine kurulacak ittifaka Trump’ın çağrısıyla çok daha fazla müttefik katılabilirdi. Ancak İran’ın zamanlaması, Trump ve Netanyahu’nun attığı adımları meşruiyet zemininden uzaklaştırdı. Bu durum, ABD Başkanı’nın hem iç kamuoyunda hem de uluslararası müttefikler nezdinde itibar kaybına yol açtı. Bu süreç âdeta İran satrancına dönüştü.

İran, elindeki imkânları doğru zamanda kullanma çabası gösterirken; arka planda Rusya ve Çin’in etkisi de hissedildi. Pakistan üzerinden yürütülen süreçlerin arkasında da Çin’in gölgesi olabileceği ihtimali göz ardı edilmemeli. Bu anlamda İran süreci, bir yönüyle Çin sürecidir. Ancak İran’ın toplumsal dokusu, yapısı ve halkın konsolide olması, bu süreçte belirleyici bir kırılma noktası olmuştur.

Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ABD ve İsrail’in sınırsız güce sahip olmadığı bir kez daha görüldü. İran’ın ise yüzeysel verilerle analiz edilemeyecek kadar derin bir yapıya sahip olduğu ve rejimin kolay lokma olmadığı anlaşıldı...

Henüz süreç tamamlanmış değil. Trump’ın da bir hayal kırıklığı yaşamış olması mümkündür. Ancak tüccar zihniyeti gereği, zararın yarısından dönmeyi kâr olarak görmesi şaşırtıcı değildir...

İran ve rejimi üzerine, süreç tamamlanmadan kesin bir eleştiri yapmama kararındayım. Çünkü henüz oyun bitmedi!..

Şu aşamada, siyonizmin hasta tahayyülünün coğrafyaya nasıl bir sorun ve felaket getirebileceği üzerine düşünmek gerektiği kanaatindeyim. ABD Başkanı, baskı ve aşağılama yoluyla sonuç alınamayacağını anlamalıdır. Nitekim kendi iç kamuoyunda dahi itibar kaybı giderek artmaktadır.

Böyle bir süreçte, gücün dünyada adil sonuçlar üretmesi mümkün müdür? Bu yaşananlar birçok şeyi değiştirecektir. Körfez ülkeleri ortaklarını yeniden değerlendirmek zorunda kalacaktır. Mısır başta olmak üzere birçok ülkede rejimlerin dönüşüm süreci kaçınılmaz hâle gelebilir. İran bile kendi içinde revizyona gitmek durumunda kalabilir. Mevcut sistemler ve yönetim biçimleri, yeni dünya düzenine uyum sağlamak zorunda olacaktır. Eski paradigmaların artık işlemeyeceği açıktır.

Bugüne kadar Batı’nın, Doğu’nun yönetim biçimlerini sorguladığına tanık olduk. Ancak Batı’nın kendi yönetim anlayışını ve rejimlerini yeterince irdelemedik! Anglosakson dünyanın dayattığı düzen ne kadar sürecek?
İsrail bu düzenin bir aparatı değil mi?
İran ve rejimini devreye sokan akıl nedir?
Bu sorular üzerine daha fazla düşünmek gerekmiyor mu?

Sonuç olarak; sürece kısa vadeli değil, uzun vadeli bakmak zorundayız. Anglosakson ittifakın kendi içindeki rekabeti de göz ardı edemeyiz. ABD ile İngiltere arasındaki ayrışmayı doğru okuyamazsak, İran üzerinden yaşananları sadece Hürmüz meselesine indirgeriz. Oysa geçitler ve koridorlar önemli olsa da asıl mesele, küresel sistemin anahtarının kimin eline geçeceğidir.

Bu nedenle, ABD ile Çin arasındaki rekabetin sonucu belirleyici olacaktır. Olaylara kısa vadeli gelişmeler üzerinden değil; uzun vadede sistemin kazananları ve kaybedenleri perspektifinden bakmak gerekir.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…