BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yusuf üstelemedi, zaten açlıktan karnı gurulduyordu

"Haklıymışsın! 'El elden üstünmüş' derlerdi, inanmazdık. Boş söz değilmiş. Hadi bir çayımızı iç."
 
 
Yusuf, kalkık vaziyette olan kalasların altına ikinci defa birkaç tomruk yerleştirdi. Kamyonu geri geri getirterek kalasların bir ucunu da kamyonun kasasına koyup rampa oluşturdu. Hep birlikte makinenin arkasına geçerek ittirmeye başladılar. Demir makine, bilye vazifesi gören yuvarlak tomrukların üzerinde az bir kuvvetle ve tehlike oluşturmadan rahat ilerliyordu. Fazla zorlanmadan ve kısa zamanda makineyi kamyonun kasasına çıkardılar. Mustafa Usta, Yusuf’a dediklerine bin pişmandı.
- Eyvallah gardaş! Haklıymışsın! "El elden üstünmüş” derlerdi, inanmazdık. Boş söz değilmiş. Hadi bir çayımızı iç.
- Müsaade etseniz ben yoluma…
- Dünyada olmaz! Bir lokma bir şeyimizi yemeden bırakmam! Hem bizim yolumuz da o tarafa, merak etme en yakın yere kadar götürürüz.                         
Üstelemedi Yusuf, zaten açlıktan karnı gurulduyordu. “Fazla naz, âşık usandırır” sözü aklına geldi, tebessüm etti. Hep birlikte işçiler için ayrılmış bölmeye geçtiler…
Buharı tepesinde, buram buram karabiber, soğan kokan bir sac kavurması getirdiler. Kocaman bir kap, ağzına kadar nar gibi kızartılmış et doluydu. Masada ikiye bölünmüş taze somunlar… Herkes bir iştahla yedi ki görmeye değerdi. Havadan sudan, memleketlerden, işlerden konuşuldu. Çalışanların çoğu hemşehrisi çıkınca bir daha muhabbet arttı. Yusuf’un iş aradığı anlaşılınca da patronlarıyla konuşacaklarını söyleyerek, keyifle yola çıktılar.
Yusuf, yolculuk boyunca amelelerle koyu sohbete daldı. Onlara nasihatlerde bulundu. Sanki yol da yolculuk da kısalmıştı. Nasıl olduğunu tam anlamadan ve hiç yorulmadan Arnavutköy’e sağ salim geldi, kırk senelik ahbap gibi de sarmaş dolaş kucaklaştı, helâlleşti, görüşmek ümit ve temennileriyle ayrıldılar.
 
Tutam yâr elinden tutam,
Çıkam dağlara dağlara,
Olam bir yaralı bülbül,
İnem bağlara bağlara.
 
Atılmış poşet ve kâğıt parçalarını oraya buraya savuran, insanın elini, yüzünü serinleterek vurup geçen bir yel esiyordu. Rüzgârdan mı, yoksa bir an evvel eve ulaşabilme telâşından mı ne, sağa sola kaçışanlara baktı Yusuf, kendinde öyle bir enerji göremedi. Ayaklarını sanki birileri, görünmez bir el ile tutuyor gibiydi. “Ne de çok insanın acelesi varmış meğer” dedi. Sabahki heyecan akşama taşınmış gibiydi. Demek şehir hayatı böyle bir şeydi. Herkes tarifsiz bir koşuşturma içindeydi. Belki de ona öyle geliyordu. Kimi işinden, gücünden, kimi de bir yere yetişme telâşındandı mutlaka. O da evini, çocuklarını düşünerek koşup gelmemiş miydi?
Ne demişti büyükleri? “Her yokuşun bir inişi, her gecenin bir sabahı vardı…” Hep karanlık, hep yokuş yoktu. Birkaç saat içinde ne zıtlıkları bir arada yaşamıştı. Rabbim neylerse güzel eyliyordu.
Evine doğru yürürken oldukça kendini toparlamıştı ama çocuklara bir şey götürememenin üzüntüsü, bütün ağırlığıyla hâlâ üzerindeydi.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619972 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619972.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT