Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Orta Doğu’da ateş çemberi ve Türkiye’nin soğukkanl...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Körfez ülkelerine gerçekleştirdiği kritik ziyaret; verilen mesajlar, bölgesel dengeler ve Türkiye’nin müttefikleriyle birlikte kurgulamak istediği strateji açısından büyük önem taşıyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hukuksuz saldırılarının durdurulması için yürütülen bu temaslar, Türkiye’nin arka plan diplomasisinin hâlâ etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Maalesef yaşananlar dolayısıyla gelinen noktada uluslararası hukuktan söz edemiyoruz. Çünkü İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve genişleme politikaları, gücün hukukuna dayanan yaklaşımı, uluslararası sistemi işlevsizleştirdi ve kurulu dünya sistemini çöktürdü.

İran’daki üst düzey isimlere yönelik suikastlar, altyapıyı hedef alan saldırılar ve rejim değişimini amaçlayan hamleler, bölgedeki gerilimi derinleştiriyor. Bu tablo, yalnızca İsrail’in çıkarlarını gözeten bir stratejinin sahaya yansımasıdır.
Bu çerçevede Bakan Fidan’ın Körfez temasları ve Riyad’da verilen ortak mesajlar, diplomasi kanallarının hâlâ açık tutulmaya çalışıldığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in birlikte bölgeyi sürükledikleri kaosun ve savaşın genişlemesi hamleleri Türkiye açısından kabul edilebilir bir durum değil.

Ancak mesele sadece İsrail’in saldırganlığıyla da sınırlı değil. İran’ın Körfez ülkelerini hedef alan hamleleri de savaşın yayılmasına zemin hazırlıyor. Türkiye’nin mesajları, bu yaklaşımın da kabul edilemez olduğunu ortaya koyuyor. Ankara bu tür adımların, en az İsrail’in saldırıları kadar bölgeyi çıkmaza sürüklediğini açıkça dile getiriyor.

Dolayısıyla İsrail'in müsebbibi olduğu kanlı ortamda, İran'ın Körfez ülkelerini hedef hâline getirmesi de savaşın yayılmasına kapı açıyor.

İranlı yetkililer bu saldırılarla komşu ülkeleri hedef hâline getirmediklerini savunsalar da bu saldırılar, bölgedeki destek arayışını zayıflatıyor ve yeni düşmanlıkların kapısını aralıyor. Bu durum, İran’ın stratejisinin neye hizmet ettiği sorusunu da beraberinde getiriyor.

Türkiye dengeli bir çizgide ilerliyor. Ankara, İsrail’in saldırılarına en güçlü tepkiyi verirken, bölge ülkelerini ortak tutum etrafında birleştirmeye çalışıyor. Ancak İran’ın attığı adımlar bu dengeyi zorlaştırıyor.

Bakan Fidan’ın Körfez turu aynı zamanda, bölge ülkelerine “soğukkanlı olun” mesajı içeriyor. Türkiye, savaşa taraf olmadan çözüm üretme çabasını sürdürüyor. Ankara, Türkiye’yi bu savaşın içine çekme girişimlerinin farkında olduğunu açıkça ifade ederken, her türlü senaryoya da hazırlıklı olduğunu vurguluyor.

Bu ziyaret, İsrail’in savaşı genişletme stratejisini sınırlama çabası olarak da okunabilir. Çünkü cepheleşme, en çok İsrail’in işine yarayan denklemi oluşturuyor.

Fidan’ın diplomatik temasları ve Katar-Türk Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığı Karargâhını ziyareti de bu çerçevede önemli. Zira Türkiye bir yandan Katar’a güçlü destek verirken, diğer yandan “her türlü senaryoya hazırız” mesajını sahadan gösteriyor. Bu yaklaşımın Katar kamuoyunda da karşılık bulduğu görülüyor.

İran ne yapıyor?


İran kendisini savunduğunu ifade ediyor. Ancak saldırılara karşılık verirken çevre ülkelere yönelen politikası, giderek İsrail’in işine yarayan tabloya dönüşüyor. İsrail’in İran’ı yalnızlaştırma stratejisi düşünüldüğünde, bu durum daha da dikkati çekici hâle geliyor.

İran direniyor; ancak İsrail dışındaki ülkelere yönelen saldırılar, uluslararası kamuoyunda soru işaretleri oluşturuyor. Bu da İran açısından ciddi bir zaaf doğuruyor.

Bu nedenle İran’daki karar alma mekanizmasını sorgulamak ve bu stratejinin arkasındaki aklı anlamaya çalışmak artık kaçınılmaz görünüyor.

Bu noktada temel soru şudur: İran’da bu stratejiyi üreten karar aklı kimdir?

Türkiye’nin yaklaşımı açıktır. İsrail’in saldırgan tutumu başından itibaren güçlü biçimde kınıyor. Ancak aynı çerçevede şu mantıksal sorgulama kaçınılmazdır: İran’ın üçüncü ülkelere yönelen hamleleri, fiilen İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet eden sonuçlar doğurmuyor mu?

Eğer bir eylem, niyetinden bağımsız olarak karşı tarafın lehine sonuçlar üretiyorsa, bu durum o eylemin rasyonelliğini tartışmaya açar. Bu nedenle İran’daki karar alma mekanizmasının niteliğini ve bu stratejiyi şekillendiren aklın yönelimini sorgulamak zorunlu hâle gelmektedir.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…