BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yusuf, hanesine yaklaştıkça daha bir heyecanlanıyordu...

Büyük bir muharebenin içinden geçerek evine dönen yorgun bir asker gibiydi.
 
Yanından geçtiği bir grup insana selâm verdi, kimselerin umurlarında değildi ki, alan bile olmadı. Böylesine kederli birini görmek, onlarda dahi, korku ve ürperti uyandırmış olmalıydı.
Yusuf’un yüzündeki ifadeyi görenler, âdeta felâkete uğramış gibi başlarını ters istikamete çeviriyorlardı. Öyle ki, kendini terk etmiş birisi için tepki verme ihtiyacı duymuyorlardı bile.
Hayatta neler olmuyordu ki? Bazılarının yüzlerinde, hayvanları ve insanları korkutacak derecede acı ve endişe görüntüsü olabiliyordu. Demek ki Yusuf da onlardan biriydi. Böylesi insanlarla bırakın konuşmayı, onların yanına yaklaşılması bile mümkün değildi. Hayvanlar, kendi hemcinsleriyle mücadeleyi istemezdi ama insanlar müstesnaydı, onlar birbirlerini hırpalamak için ciddi sebep bile aramaya ihtiyaç duymaz, amansız ölüm kalım muharebelerine başlarlardı. Yeter ki; “ben bu adamı sevemedim…” desindi, gerisi çorap söküğü gibi gelirdi peşinden. Bilinmeyenlerden dolayı zafer elde edememe ve mücadeleyi kaybetme korku ve endişesiyle benzer şeyler sıkça yaşanıyordu her yerde. Bu da dünyanın cilvesiydi…
Yusuf, hanesine yaklaştıkça daha bir heyecanlanıyordu. Büyük bir muharebenin içinden geçerek evine dönen yorgun bir asker gibiydi. Fakat onun “yuvam" dediği evi, şimdi ne âlemdeydi? Elini bomboş gören o masumların yüzüne nasıl bakacaktı? Âdeta düşünen bir insanın kafasını andıran, kerpiç bacalı, sadece çekirdek bir ailenin barınabileceği bu küçük, sıradan ev, uzun bir süre önce sokakta kalanlar tarafından da yakılmıştı. Zar zor tamir edip boyamış içine girmişlerdi. Hâlâ is kokuları duyuluyordu dört bir yanından. Bütün komşuları da kendilerinden farksızdı. Kıt kanaat geçindikleri, evlerinden ve giyinişlerinden rahat anlaşılabiliyordu. Fazla ârif olmaya da lüzum yoktu. Gecekonduların pencerelerinden sızan cılız ışıkların aydınlattığı dar sokaklardan bir gölge gibi geçti. Her tarafta sessiz bir hüzün vardı. Biraz daha zaman ilerledikçe kim bilir buralar nasıl değişecekti de onların dayanma kuvvetleri yoktu.
Bu dünyada Yusuf’un çektiği ızdırapları kimse kolay kolay anlamayacaktı. Burada artık tanıyan, bilen kimseler olmayacağı için de geleceğe miras olarak herhangi bir iyilik veya güzellik bırakamayacaktı.
Yusuf, bu inişli, çıkışlı düşüncelerinden ve unutulmaya yüz tutmuş hayatlara dair kalbinde duyduğu acıdan dolayı derin bir “ah” çekti. Her halükârda genç babanın düşünceleri iyiliklerle doluydu. Ne olursa olsun herkesin huzur, bolluk ve bereket içinde din ve dünya saadetine kavuşmasını istiyordu. İçi insan muhabbetiyle doluydu. İşte bu kalp büyüklerine, mübarek kişilere duyduğu sevgiden dolayı rahattı. Anasına, babasına fazla hizmet edememişti. Onların, öldükleri için yerine getiremedikleri istek ve arzularını gerçekleştirmek adına yaşamak, iş bulup hayatta kalmak istiyordu.
Birin bilir, birin bilmez,
Bu dünya kimseye kalmaz.
Yâr ismini desem olmaz,
Düşer dillere, dillere…
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619985 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619985.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT