BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Sizinle sohbet ettik, nasıl unuturum öğretmenim..."

Abdullah öğretmenin elini öpen Ali; niçin “maşallah” aldığını anlamıştı ve hoşuna da gitmişti...
 
Hocasının yakınında ve tam karşısında yirmi sekiz, yirmi dokuz yaşlarında olduğunu tahmin ettiği, sinekkaydı tıraşlı, gayetle şık, lacivert takım elbiseli biri oturmuş başını eline dayamış ve dizlerinin üzerinde bir kitap, fakat gözlerini kitaba değil, gelene dikmiş, hayran hayran bakakalmıştı. Başka bir öğretmen, yol ve yer açılsın düşüncesiyle mi ne müsaade isteyerek kenara çekildi.
 Ali, yüzünü iki eline ve dirseklerini dizlerine dayatmış ve bir büyük hayret ve taaccüple gözlerini; hocasından kendine, oradan da büyükçe bir masanın etrafında sıralanmış diğer muallimlere çeviren, öğretmen olduğu her hâlinden belli olan yaşlının yanından geçerken:
 - Bir dakika evlat! Nuri Hocanın Erzurum’dan gelen yeni talebesi Ali misin?
 - Evet efendim.
 - Tebrik ederim Ali. Maşallah. Beni hatırladın mı?
 - Evet efendim. Cuma günü belediye otobüsünde karşılaşmıştık.
 - Unutmamışsınız.
 - Öğretmenim, sohbet ettik, nasıl unuturum. Buraya yeni geldiğimiz için fazla kimseleri tanıyamadık. Sizi de herhangi bir yolcu zannettim. Özür dilerim, bir edepsizliğim olduysa.
 - Ne özürü evlat? Keşke bizimkiler de senin gibi olsaydı daha ne isterdim… Otobüste aklıma gelmişti de vakit dardı, bir de satışlarına mâni olmak istemedim. Ayaküstü de olsa şimdi anlatayım.
 - Memnuniyetle öğretmenim.
 - Çok mühim ama! Bir şeyh varmış. Bir de sadık bir talebesi varmış kıymetli Ali. Talebesi zıplarken, oynarken, olacak bu ya yüz metre derinliğindeki bir kuyuya düşmüş. Yani kurtulması mümkün değil. “Ben yandım, beni buradan kimse kurtaramaz” derken, o mübarek zât karşısına gelmiş. Talebe; “aman hocam, ben bittim” demiş. Hocası, o durumda şu hikmetli sözleri söylemiş: “Kalkmayı öğrenmen için, düşmen lazımdı. Düşmeyen, kalkmasını öğrenemez” demiş ve devam etmiş: “Hasretlik çekmeyen, kavuşmanın tadını anlayamaz. Hastalık çekmeyen sağlığın, darlık çekmeyen ferahlığın, yokluk çekmeyen de bolluğun kadir kıymetini bilemez. Cenab-ı Allah seni hep iyilerle karşılaştırsın evlat, dedi, muhabbet ve hayranlıkla sırtını sıvazladı.
İltifatlarına mazhar olduğu Abdullah öğretmenin hürmetle elini öpen Ali; niçin “maşallah” aldığını anlamıştı ve hoşuna da gitmişti bu tanımadığı öğretmenin hareketi. Utangaç gözlerini, odanın içindekilerin üzerinde seri bir bakışla gezdirdi. Nuri Öğretmen, bu bakışını, yan gözle görür görmez başını öne eğdi. O ise renk vermemek için gözlerini önce kapıya çevirip sonra tavana doğru kaldırmaya ve bilahare hocasının yüzüne bakmaya mecbur oldu. O vakit öğretmeniyle göz göze geldiler. 
 - Oğlum Ali; ben de can-ı gönülden tebrik ederim seni. Abdullah hocam, yaptığın doğru hareketi anlata anlata bitiremiyor. Bütün buradaki arkadaşlarım da seni merak ediyorlardı onun için çağırdım. İlk kompozisyonun da harika olmuş maşallah. Bütün öğretmenlerin senin ağzından dinlemek istiyorlar. Ne oldu sana bugün? Biraz rengin soluk, yüzün gözün çiziklerle dolu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620614 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620614.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT