BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Zihninin dehlizlerine doğru bir yolculuk tertipliyordu bugün...

Birkaç gün evvel yağan karın ötede beride bıraktığı kirli buzlar, akan suların üstünde can çekişiyor gibiydi...

 
 
Sustu, fazla üzmemek için konuyu kapatmak istedi Ömer.
"Geri dönüp evin içine bakamıyorum biliyor musun?” demesi pek içini yakmış olmalı ki:
- Daha beterleri de var Ali’ciğim!
- Boşlukta sallanırken, ulaşabildiğimiz her şeye tutunmaya çalışıyoruz!
- Öğretmenler; “Hayatta kalabilme refleksi..." diyorlar buna.
- Demek; düşmek kaçınılmaz o sonsuz derinliğe... dedi Ali.
Zihninin dehlizlerine doğru bir yolculuk tertipliyordu bugün. Yol oldukça uzun, çeşitli tehlikeler ve bilinmezliklerle doluydu. Üstelik kontrolün kimde olduğu belli olmadığı gibi, göreceklerinin doğruluğu da muğlak...
"İşim hiç de kolay değil" diye söylendi Ali.
Maksadı, bir ferdi olduğu mümtaz ailesini kimseye muhtaç etmemek olsa da kendini ayakta tutabilme, mecburi ihtiyaçlarını karşılayabilme imkânı ve ihtimali de oldukça düşündürücüydü! Bütün bu hayâlleri, ihtimaller ve imkânsızlıklar üzerine kurulmuştu. Ona odaklanıp inandığı hakikatlerden vazgeçmeden çok önce hareketlenmişti. Hareketlenmişti ama daha adımını atmadan karşısına; “Sen pek küçüksün, zorluklar çok, onları aşıp muvaffak olamazsın! Aman dikkatli ol!” nasihatleri dikiliveriyordu... Evet, önündeki en büyük mâniler: Tabular... Ön yargılar...
“Ah şartlanmışlık! Ah ah!..”
Ömer, çıkardığı gibi sarıverdi; iyi mi, kötü mü, ne durumda olduğunu tam anlayamadığı şeyi ve parmaklarını hızla hareket ettirerek “Peşim sıra gel” diyordu arkadaşına. Gayriihtiyari, Ali de bu işin sonunda ne çıkacak diye meraklanıp “geliyorum” diyor el işaretiyle.
                 ***
Terk eyledim başka yeri,
Oldum Hakk’ın sadık eri,
Dostu bulduktan beri,
Bura mekân olmaz bana.

Ben âşık-ı biçareyim,
Baştan ayağa yâreyim.
Artık deli divaneyim,
Şu akıl yâr olmaz bana.
Oldukça küçük ve dar bir sokak, iki tarafında muhtelif binalar ve altlarında her çeşit dükkân; bakkal, attar, manav, kunduracı, vesaire. Birkaç gün evvel yağan karın ötede beride bıraktığı kirli buzlar, akan suların üstünde can çekişiyor gibi...
Çoğu eski, çift katlı dükkânlar; yanlarında yükselen apartmanların eteğinde, kar altında kalmış köstebek tümseklerini hatırlatıyordu insana. Ömer’in aradığı ANTİKACI dükkânı da ileride ve bunlardan biriydi. Kapıların bir bir açıldığını görünce biraz daha hızlandılar.
Önlerine çıkan; boyaları solgun, kirli camları çatlamış ilk dükkânın önünde, bir müddet kepenkleri açmaya çalışan antikacının kendilerine bakmasını beklediler.
- Merhaba Ruhi Amca!
- Merhaba yeğen.
- Daha önce size bahsetmiştim ya, işte o arkadaşım Ali ve satmak istediği duvar saati, işte burada.
- Ver bakalım! diyerek uzanıp aldığı şeyi pek dikkatlice incelemeye başladı Ruhi Amca. Her zaman yaptığı gibi, boğazını temizledi, sandalyesine yerleşip ileri geri hareket ettirerek otururken gözlüklerini ayarladı. O yüzünden hiç gitmeyen asabiyetiyle bir Ali’nin uzattığına bir de Ömer’in yüzüne baktı boş gözlerle. “Buraya yaklaş” mânâsında el işareti yaptı Ömer’e... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622239 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622239.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT