BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Kaza geçiren Hasan dedenin odasını arıyorum..."

Kısa bir sessizlik oldu. Koridorun diğer ucunda bir çift ayak sesi, gittikçe yaklaşıyordu. Gözler o tarafa çevrildi.
 
 
Mutlaka cevap vereceğini bekliyorlardı. İnadına sustu Hasan dede. Mütevazı odasında, sayılamayacak kadar çok kablo, iğne, serum, kutu kutu ilaçlar, kâğıtlar yığın yığın… Bunların çoğu hastane basılı evraklarının bulunduğu dosyalar. Hepsi de ayrı ayrı doldurulacak, “sağlam” veya “çürük” deyip doğru, isabetli olarak raporlaştırılacaktı. Bu kadar yoğun hastayı derinlemesine incelemeden üstünkörü başına, başlığına, gönderene veya görünüşüne bakıp: “Bu sağlam, bu değil” demek her şeyden önce bir mesuliyetsizlik alameti demek değil miydi?
Koridordakilerden tahammülsüz biri:
“Allah belâsını…” demişti ki, içeriden müdahale etti Hasan dede.
Yerinden kalkma imkânı yoktu. Sesini onların duyacağı şekilde yükseltti:
“Sakın devamını getirme! Vara-yoğa belâ okumak, sizlere yakışır mı? Okumuş insanların yapacağı şey mi?” diye çıkıştı.
 
Dikenle gül dost olmuş,
Bülbülün gözü dolmuş,
Göğe çıkmış feryadı,
Çekip saçını yolmuş.

Biri demiş: Hey bülbül!
Al sana lale, sümbül!
Bülbül ah çekip der ki:
İstemem, ille de gül.
 
Kısa bir sessizlik oldu. Koridorun diğer ucunda bir çift ayak sesi, gittikçe yaklaşıyordu. Gözler o tarafa çevrildi. Elinde ıslak bir gazeteye sarılı yükü, üstü başı sırılsıklam olmuş, uzuna yakın orta boy, çocuk denecek yaşta ve kirli portakal renk eski denilebilecek elbiseli, uzunca düz saçlı biri çıktı. Kapının önüne toplanmış çalışanlara selâm verirken Hasan dede, sessizce yatağına uzanıverdi.
Personelden biri, bir gölge gibi kendilerine yaklaşan bu küçük misafire:
- Kime bakmıştın?
- Burayı tarif ettiler aşağıdan. Kaza geçiren Hasan Palandöken dedenin odasını arıyorum.
- Şu açık kapı, deyip yine camın önüne yığıldılar.
- Çok teşekkür ederim abi!
Kar karışımı yağmur tamamen kara dönüşmüş, daha bir yoğunlaşmıştı. Koridorda bekleşenlerden kimi; “zamanı gelince diner!” kimi; “misafirimiz de vardı öf öf!” bazıları da “fazla mesai verirler herhâlde” diyerek gülüşüyorlardı yine.
Gelen çocuk, konuşulanlara aldırmadan açık gri boyalı kapıya iyice sokuldu. Birkaç lambanın gündüzmüş gibi aydınlattığı odaya gülümseyerek baktı. Yüzüne okşar gibi çarpan ilaç kokulu ılık bir sıcaklık pek hoşuna gitmişti. Gittikçe bütün vücudunu kaplıyor kırık kalbine, yorgun bedenine kuvvet veriyordu.
Hasan dede; göz ucuyla gelene baktı. Koltuğunun altındaki gazeteye sarılı şekilsiz şey de ne olabilirdi, dikkatini çekiyordu ama bir mânâ da veremiyordu. Belli ki; onun için pek mühimdi. Oldukça itina gösteriyor, emanetine bir zarar gelmemesi için elinden geleni yapıyor, bu durumun fazla belli olmasını ise pek istemiyordu.
Hastane çalışanlarının bile servisle gitmeye cesaret edemediği bu havada tâ Edirnekapı’dan çıkıp gelen bu vefakâr misafir, işte tam karşısındaydı… “Buna çocuk demeye bin şahit lâzım, adam gibi adam...” lafları boğazında düğümlendi, yutkundu Hasan dede.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622412 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622412.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT