BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Gençler hep bir ağızdan: “Lütfen hocam bizi kırmayın!”

"Hocam, pehlivanlık yaptığını duymuştuk. “Güreşelim” demiyoruz, ama bir kol taşı atmadan da bırakmayız."
 
Sağır Hocanın torunu İsmail Binici anlatıyor, şahid olduğu bir hadiseyi: “Öğle namazı vakti mi, yoksa ikindi mi? Orasını tam hatırlamıyorum ama gündüz bir namaz vaktiydi. Gençler kıyasıya kol taşı atıyorlardı. Bizim köyde bu işte bayağı iddialı olanlar vardı. Birisi bir işaret koyar, onu geçene kadar hedef orasıdır artık. Lütfü Hoca da camiye doğru geliyordu. Yaklaşınca selâm verdi. Gençler, oyunu bıraktı, hürmet gösterdiler. Muziplikte üstüne olmayan Zakir dadaşım koştu hemen önünü kesti:
- Hocam, pehlivanlık yaptığını duymuştuk. “Soyun, güreşelim” demiyoruz, haddimizi biliyoruz ama bir kol taşı atmadan da bırakmayız.
- Ya çocuklar yapmayın! Benim eski kuvvetim yoktur! Neredeyse bir sene yataklarda yattım, malumunuz...
- Yok maşallah iyisin hocam! Yengemiz sana iyi bakmış. Bırakmayız, dünyada olmaz.
- !!!
Bütün gençler etrafını sarıp hep bir ağızdan: “Lütfen hocam bizi kırmayın!” diye ısrar edince yapacağı bir şey kalmamıştı.
- Allah Allah! Sizleri de kırmak istemem gençler… deyip paltosunu, ceketini çıkardı, en yakında olan birine verdi. İşaretli yere geçti, “Ya Allah” dedi, kol taşını bir fırlatması vardı aman Allahım bu ne ya? Sanki tayyare oldu vınladı… En son işaretlenen yeri aşıp karşı dama düştü. Bütün gençler hayret etmişlerdi. Benim bildiğim; Lütfü Hocanın yerini hiç geçen olmadı… Hâlâ da o aşılamadı.
Düğünler, bayramlar hep birlikte yapılır, birlikte cenazeler kaldırılırdı. “Onun düğünü, bunun cenazesi” diye düşünülmezdi. Akla gelebilecek her şey acısıyla, tatlısıyla hepsi de ortak işiydi köyün. Birlikte ağlanılır, birlikte gülünürdü. Ufak tefek kırgınlıklar olsa da başta Lütfü Hoca ve muhtar, köyün ileri gelenleri hemen devreye girer, iş tatlıya bağlanırdı. Yoksa hayat çekilir miydi zor tabiat şartları içinde?
                                       ***
        DOĞUM TARİHİ BELLİ OLMAYAN ADAM
O kışın baharında yaşadıkları bir hadiseyi de Lütfü Hocanın ikinci mahdumu Ragıp’ın hatırlarından okuyalım:
Kendine has hususiyetleriyle soğuklar; her tarafı esir almıştı. Bir zamanlar insanlarla dolup taşan yerler çoktan terk edilmiş, ıpıssız kalmıştı ortalık. İnsanlar, sokak hayvanları, akla gelebilecek her canlı sanki buralara hiç uğramamışlar gibiydi. Ağız birliği etmişçesine sessiz sedasız ortadan kaybolmuşlardı.
Akşam ezanları okunalı epey olmuştu. “Niyeyse bu akşam bir hâl var bende” deyip pus tutmuş odanın küçük pencere camını elinin tabanıyla silerek; iri elâ gözlerini daha da irileştirerek sokağa baktı. Komşu evlerin minnacık pencerelerinden sızan cılız, titrek ışıklarından maada bir şey görünmüyordu.
Anacığı hiç boş durmazdı. Yemek yapar, çamaşır yıkar, hamur, biçki, dikiş, örgü, yağ, peynir… akla gelebilecek her şey ellerinden geçerdi.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
626628 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/626628.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT