BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İki dağ silsilesi arasındaki manzara göz kamaştırıyordu

Erzurum, bazen bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınağımız olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir kalbimizde.

 
Lütfü Hoca:
-Tortum’da ihtiyaç molası verildi. Herkes cağ kebaba koşarken ben tuvalete... Daha bir zorlandım, sormayın. Cenâb-ı Allah düşmanın başına vermesin. İşin ızdırabını varın siz anlayın buradan...
Daha Erzurum’a girmeden evvel gözümüze çarpan manzara, alabildiğine uzayıp giden zümrütten muazzam ovaydı. Maşallah ucu var bucağı yok. Yeşil deryası mübarek yer. İki dağ silsilesi arasındaki tabii bir istihkâm manzarası göz kamaştırıyordu. Bir de keyfim yerinde olsaydı; doya doya zevk alarak seyredebilseydim bu nadide güzellikleri. Nerede o şans?
Bu kadim İslâm şehrine yaklaşırken aklımdan neler geçmiyordu ki?
Etrafında, ona hâkim yerlerden bakarken pek küçük farklarla ancak değişik semtlerini hayal ettim; Erzurum’da yaşayan her insan; Tebriz Kapı, Erzincan Kapı, Kavak Kapı, Kars Kapı, Yeni Kapı, İstanbul Kapı, Kilise Kapı, Gürcü Kapı’sının ne manaya geldiğini pekâlâ bilir. Tabya sırtları, ah o muharebe seneleri! Milletimiz neler çekmiş neler? Velhasıl tarih kokan bu Erzurum şehriyle iftihar ediyoruz.
Neresinden bakarsanız bakın cam gibi keskin, berrak bir ışık hüzmesi altında bu tarihî kaleyi, bütün haşmetiyle görür, seyretmeye doyamazsınız. Millî ve manevi değerleri kendinde toplayan böyle kaç şehir vardı? Dört bir yandan ufuk hattını hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Palandöken’in eteklerine inci gibi sıralanmış ve sanki geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi edasıyla Erzurum; zaman ve hadiselerin denizinde yüzüp duruyor, tarihten günümüze getirdiği mücevherlerini, bugünden de istikbale taşımaya namzet görünüyordu.
Erzurum, bazen bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınağımız olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir kalbimizde. Velhasıl bu geniş ve mümbit ova, bu şehit kanlarıyla yoğrulmuş mübarek vatan toprakları, sıradan yerler değildi. “Yürüdüğümüz yerin ne olduğunu bilmeden basarsam ceddime hıyanet içinde olurdum” diye düşünüyordum.
Şehrin her döneminde, her geldiğimizde karşımıza vakur ve kara yağız çehrelerin sahibi, sert tabiatlı ve mert mizaçlı insanları çıkar. Onları görüp itimat etmemek mümkün değil. Aklımıza kötü bir şeyler gelmez buralarda. Kanlı muharebelerde, gür zafer narası atarak hep önde harp eden; açık alınlı ve kalpli, ölüme alışkın bu kartal yuvasının temiz insanları arasında olmak, dadaş diye sayılmak ne saadetti…
Nice derin hissiyat içinde otobüsümüz durduğunda ancak kendime gelebildim… Çiçek Narman Palas önünde iner inmez yerimi ayırdım, bir faytona atladığım gibi Numune Hastanesine gittim. Şikâyetlerimi anlatınca kayıttaki sıhhiyeci beni hemen “Bevliye” bölümüne havale etti, vakit kaybetmeden de muayeneye aldılar. Birkaç hap, bir merhem ve bir de sonda aleti reçetesi yazıp gönderdiler. Yazılanları aldım. Doktorun tarif ettiği şekilde kullanmaya başlayacaktım. Otele gittim bir iki bardak çay içmiştim ki idrar sıkıştırdı. Doğru tuvalete koştum... Kasıklarım şişti darlandım. Doktorun tarif ettiği şekilde sondayla ihtiyacımı giderdim. Lakin bu nereye kadar böyle devam edecekti? DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
627234 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/627234.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT