BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Büyük hadiseler böyle küçük şeylerden başlıyor zaten...

"Eğer öyle yapmasaydınız; silahlanıp gelecek bizim köyü, yaylayı basacaklar, şu veya bu şekilde intikamlarını alacaklardı..."
 
Lütfü Hoca:
- Hasan Ağa, Hasan Ağa! Siz demeyin bari! Muhtarsınız, düşün köyün önüne bu işi en kestirme yolla halledin! Bu hususta kimse masum değil, herkese vazife düşüyor, ne edip edip bu ateşleri söndürmemiz lazım; ocaklar sönmeden. “Ba'de harâbi'l Basra...” Basra harap olduktan sonra tedbir almışsın, neye yarar? 
Ailelere ateş düştükten sonra ne yapsanız nafile... Sonra ah etmenin, vah etmenin bir faydası olmaz!
- Çok doğru söylüyorsunuz hocam. Bizler olmasaydık kan gövdeyi götürecekti.
- Allah muhafaza! Duymak dahi istemiyorum. Gözlerimle gördüm. Daha bu yaz, yaylada kapının önünde abdest aldım, öğle namazına gideceğim. Baktım bizim uşaklar telaşlanıyor. “Ne oldu, ne var?” dedim, karşı yamaçtaki yolu gösterdiler. Kale dibinden gelen yolun devamı… Bir, iki ot arabası, belli ki Şekerli Yaylasından geliyorlar. Aşağı derelerden birkaç kişi çıktı. Arabaları durdurdu. Öküzleri açtı. Ot dolu arabaları yamaç aşağı yuvarladılar. Buradan bağırıyorum “Yapmayın, etmeyin çocuklar!” kim duyacak sesimi? Sonra yaylanın ortasına gittim, kimseleri göremedim. Vakit gelmişti. Ezanı okudum. Birkaç ihtiyarla çimenler üzerinde namazlarımızı kıldık. Benim içim yanıyordu o hadiseden dolayı. Üç yüz panel bir Şekerli’nin günahını gariban birine kesmek vicdanımı çok meşgul etti. Hafızları aldım meşenin içinden Çerçi Suyuna indim. Yol yok iz yok. Yamaç yukarı çıktık. Arabaları boşalttık. Bir iki tar, kop kırılmıştı onlar da mühim değildi. Boş olarak yola çıkardık. Sonra otlardan kalanları topladık yükledik urganlarla sardık, sağlamlaştırdık. Tabii sahipleri öküzlerini almış kayıplara karışmışlardı. Yakında Kalenin altı düzlüklerde bekçi Ali, çocuklarıyla çayır biçiyorlardı. Ondan öküzleri aldık yüklü arabaların yanına, koşturdum. Hafız çocukları kattım Şekerli’ye gönderdim. Onlar kimin otları olduğunu biliyorlardı. Ortalık yatıştı ama bir sürü kalp kırıldı, kul hakları geçti.
- Ceddine rahmet Hocam. Eğer öyle yapmasaydınız; Allahü âlem, Şekerli büyük köy, silahlanıp gelecek bizim köyü, yaylayı basacaklar, şu veya bu şekilde intikamlarını alacaklardı. Yine suçsuz insanların canı yanacaktı.
- Maalesef, büyük hadiseler böyle küçük şeylerden başlıyor, sonra zulme dönüşüyor. Cenâb-ı Allah aklımızı fehmimizi artırsın ne diyelim.
- Âmin, âmin. Ee sonra ne oldu Hocam?
- Ortalık ana-baba günü olunca her iki köyün muhtarı ve âzâlarını, akrabalarımı yanıma çağırdım. “Allah için şahit olun kimsenin bir kastı yok. Tam manasıyla görünür görünmez bir kaza oldu! Gülbeyi kardeşimi canım gibi severim, o bizim ata, dede dostumuz, sayıp sevdiğimiz komşumuz, can arkadaşımız, aramızda en ufak bir ihtilaf yoktu… Hani derler ya; “Çıkacak kan damarda durmaz…” İşte o minvalden bir hadise yaşandı, unutuldu. Binler kere bin hamd ve şükürler olsun ki hayattayız. Herkes işine dönsün.
- Doktoru nasıl ikna ettiniz? Malumunuz onların öyle bir mesuliyetleri var; silahlı yaralamalı karakola intikal ettirme gibi… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
628788 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/628788.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT