Kaydet
a- | +A

Dünya Odysseia destanıyla çalkalanıyor.

Christopher Nolan “The Odyssey” filmiyle antik Yunan âlemine zihinleri götürdü.

Batının fikir, inanç ve duygu dünyası modern dokunuşlarla güncellendi.

Hâliyle Homeros’un hikâyesi de satış rekorları kırarak yeniden okunmaya başladı.

Ben de daha evvel üniversitede okuduğum uzun bir makaleyi hatırladım.

Turkish Studies dergisinde 2011 yılında neşredilen makaleyi tekrar buldum.

Adem Can imzalı makale Dede Korkut hikâyeleriyle Homeros’u kıyaslıyor.

Oradan dikkatimi çeken yerleri paylaşmak yerinde olacak.

TEPEGÖZ İLE POLYPHEMOS

Homeros destanları ile Dede Korkut hikâyeleri arasında, yalnızca tesadüfle açıklanamayacak kadar şaşırtıcı benzerlikler var. Üstelik bu benzerlikler yalnızca hikâyelerin genel örgüsünde değil. Karakterlerde, vakaların gelişiminde, anlatma şeklinde, hatta kullanılan bazı motiflerde karşımıza çıkıyor.

Bunların içinde en çarpıcı olanı şüphesiz Tepegöz ile Polyphemos arasındaki benzerlik.

Homeros’un Odysseia destanındaki tek gözlü dev Polyphemos ile Dede Korkut’taki Tepegöz’ün hikâyelerine bakınca insan ister istemez durup düşünüyor.

Her iki dev de bir su perisinin evladı.

Her ikisi de kahraman tarafından uykusunda yakalanıyor. Sonra gözlerine kızdırılmış bir gereç saplanarak kör ediliyorlar. Birinde şiş, diğerinde zeytin kazığı...

Fakat asıl şaşırtıcı olan bundan sonrası.

Kahramanlar, kör edilen devin mağarasından kaçmak zorunda. Dev de mağaranın ağzını tutup kaçanları yakalamaya çalışıyor. Ve kahramanlar hayvanların arasına saklanarak, koyun ya da koç postuna bürünerek mağaradan çıkıyor.

Basat ile Odysseia’nın yaşadığı bu sahneler arasındaki benzerlik, insanın zihninde kolay kolay silinmeyecek bir iz bırakıyor.

BAMSI BEYREK VE ODYSSEUS

Sonra Bamsı Beyrek çıkıyor karşımıza.

Bamsı Beyrek’in hikâyesini Odysseia ile birlikte düşündüğümüzde bu defa karşımıza başka bir benzerlik çıkıyor: Uzun ayrılıktan sonra eve dönüş.

Odysseus yirmi yıl sonra, Bamsı Beyrek ise on altı yıl sonra yurduna dönüyor. Fakat ikisi de döndüklerinde kendilerini hemen tanıtmıyorlar.

Odysseus dilenci kılığına giriyor, Beyrek ise ozan kılığına bürünüyor. Ve asıl şaşırtıcı sahne yine bundan sonra geliyor.

İki kahramanın da kimliklerini ortaya çıkaran bir ok atma sınavı var.

Kendi düğün ya da ziyafet yerlerinde, başkalarının başaramadığı bir işi kendi yaylarıyla başarıyorlar. Böylece gerçek kimlikleri ortaya çıkıyor.

Bir tarafta Penelopeia, diğer tarafta Banu Çiçek...

İki kadın da yıllarca eşlerini bekliyor. Taliplerini çeşitli hilelerle oyalıyorlar. Sadakatleriyle hikâyelerin merkezinde duruyorlar.

BABALAR VE OĞULLAR

Bu benzerliklerin yanında evin yağmalanması da dikkat çekiyor.

Odysseus savaşa gittiğinde, Salur Kazan ava çıktığında evler savunmasız kalıyor ve yağmalanıyor.

Babalarının yokluğunda Telemakhos ile Uruz, evlerini ve annelerinin onurunu korumaya çalışıyorlar. Fakat karşılarındaki düşmanın çokluğu karşısında çaresiz kalıyorlar.

Bütün bunlar yalnızca hikâyelerin konusu bakımından değil, anlatım şekli bakımından da dikkat çekici.

Homeros destanlarının 24 bölümden, yani rapsodiden oluşması ile Dede Korkut’taki Oğuzların 24 boyunu temsil eden 24 sancak beyi ve kitabın 12 boya ayrılması arasında da ilginç bir sayı ilişkisi bulunuyor.

Bir başka ortaklık ise anlatıcıda.

Odysseia’da kör ozan Demodokos var. Dede Korkut’ta ise elinde kopuzuyla hikâyeler anlatan Dede Korkut. İkisi de destanların içinde yer alan bilge ozan tipini temsil ediyor.

Üstelik kahramanların isimlendirilmesinde de benzer bir anlatım alışkanlığı görülüyor.

Homeros’ta “Akıllı Telemakhos”, “Gök gözlü Athene” gibi kalıplaşmış ifadeler kullanılırken Dede Korkut’ta “Boyu uzun Burla Hatun”, “Kam Püre’nin oğlu Bamsı Beyrek” gibi tanımlamalarla karşılaşıyoruz.

Savaş sahnelerinde de benzer bir dikkat var. Kahramanların birbirlerine yaptıkları hamleler, silahların özellikleri ve yere düşüşleri ayrıntılı şekilde anlatılıyor.

Homeros’taki “uzun gölgeli kargı” ifadesinin karşısında Dede Korkut’ta “altmış tutam ala gönder” gibi tasvirler bulunuyor.

İKİ FARKLI DÜNYA

Peki, bütün bu benzerliklere bakıp iki eserin aynı dünyayı anlattığını söyleyebilir miyiz?

Hayır.

Çünkü benzer hikâyelerin altında bambaşka dünyalar var.

Belki de asıl ilginç olan nokta tam burada başlıyor.

Homeros’un dünyasına baktığımızda savaşın ve yağmanın çok daha sert bir şekilde karşımıza çıktığını görüyoruz. Odysseia, ganimet için savaşan, şehirleri talan eden ve kadın çocuk demeden yok eden “barbar bir talancı” olarak nitelendiriliyor.

Dede Korkut kahramanlarında ise savaşın başka bir manası var: Onlar bir baskına uğramadan savaşa girmiyorlar.

Ganimet, savaşın maksadı değil, neticesinde elde edilen bir şey.

İki kahramanın eve dönüşlerinden sonra yaşananlar da iki dünyanın farkını gösteriyor.

Odysseus, kendisine ait olanı almaya çalışan talipleri acımasızca öldürüyor.

Bamsı Beyrek ise kendisini öldü gösterip nişanlısıyla evlenmeye çalışan Yalançı oğlu Yaltaçuk’u, aman dilediği için affediyor.

Burada karşımıza yalnızca iki farklı kahraman değil, iki farklı töre ve ahlak anlayışı çıkıyor.

Dini yapı bakımından da aynı farklılığı görmek zaten mümkün.

Homeros destanlarında pagan tanrıları doğrudan doğruya savaşın içindeler. İnsanlarla tanrılar arasındaki münasebet destanın dünyasını şekillendiriyor.

Dede Korkut’ta ise Oğuzların İslamiyet’e uyma safahatının izlerini görüyoruz. Deli Dumrul’un hikâyesi bunun dikkat çekici misali biri.

Deli Dumrul, Odysseus gibi tanrılara isyan etmek yerine yeni dinin buyruklarına kayıtsız şartsız boyun eğmeyi öğreniyor.

Coğrafya da hikâyelerin ruhunu değiştiriyor.

Homeros’un dünyasında “ak köpüklü deniz”, “gül parmaklı şafak”, “tez yürüyüşlü gemi” gibi denizci kültüre ait ifadeler öne çıkıyor.

Dede Korkut’ta ise başka bir manzara var.

Karşımızda “karşı yatan kara dağlar”, “soğuk soğuk sular” ve gemilerin yerine “şahbaz atlar” çıkıyor.

Bir tarafta deniz, diğer tarafta bozkır.

Bir tarafta yüksek tavanlı konaklar ve taş evler, diğer tarafta “altın ban ev” denilen ak otağlar...

Mitos ile gerçek arasındaki fark da burada kendisini gösteriyor.

Odysseia’yı yedi yıl boyunca esir tutan Kalipso bir deniz tanrıçası. Bamsı Beyrek’i tutsak eden ve kaçmasına yardım eden ise gerçek bir şahsiyet; “kâfir beyinin kızı”.

Tepegöz hikâyesindeki su perisi motifi ise ayrıca düşündürücü. Çünkü bu motif Yunan mitolojisinde son derece tabii ve yaygınken Türk düşüncesine ve mitolojisine yabancı bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Kadın karakterler üzerinden de iki dünyanın farkı görülebiliyor.

Odysseus’un karısı Penelopeia’ya kendi halkının ileri gelen hanları talip oluyor. Burla Hatun’a ise düşman beyi Şökli Melik talip.

Burla Hatun’un namusunu korumak için kırk kızla birlikte yaptığı hile ve Uruz’un annesine söylediği sözler, hikâyedeki kolektif onur anlayışını çok güçlü biçimde ortaya koyuyor. Uruz’un “etimden ye ama babamın namusunu çiğnetme” demesi, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri.

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda milletlere mahsus destan kültürünün ortak ve farklı yanlarını keşfediyoruz.

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.