Elon Musk’ın dünyanın ilk dolar trilyoneri olduğu yolundaki haberler, beklendiği gibi, bazı tartışmalara yol açtı. Bu tartışmaların bir kısmı iktisadi, bir kısmı ahlaki, bir kısmı ise düpedüz psikolojik. İnsanların çok büyük servetler karşısında hayret duyması anlaşılabilir; fakat, hayretin hızla kıskançlığa, kıskançlığın da zenginlere karşı öfke ve nefrete dönüşmesi sağlıklı bir tavır olarak görülemez.
Birçok insan zengin olmak ister. Hemen herkes daha iyi bir eve, daha güvenli bir hayata, daha geniş imkânlara sahip olmayı arzu eder. Fakat, bazı insanlar, kendileri zengin olamadığında, zengin olanlara karşı ahlaki bir suçlama hatta nefret dili geliştirmeye başlar. Elon Musk gibi isimler bu dilin hedefi hâline gelir. Sanki birinin çok zengin olması, başkalarının fakirleşmesi pahasına gerçekleşiyormuş gibi düşünülür. Bu görüş, zenginliği sabit bir pasta sanan yanlış bir iktisat anlayışına dayanır.
Zenginlik sabit değildir. Piyasa ekonomisinde zenginlik çoğu zaman yeni mal ve hizmetlerin üretilmesiyle, teknolojik ilerlemeyle, verimlilik artışıyla ve milyonlarca insanın hayatını kolaylaştıran yeniliklerle ortaya çıkar. Bir girişimci, insanların talep ettiği bir malı veya hizmeti daha iyi, daha ucuz, daha hızlı ya da daha etkili biçimde sunabiliyorsa zenginleşebilir. Bu zenginleşme, normal şartlarda başkalarının fakirleşmesi değil, toplumsal refahının artması anlamına gelir.
Elon Musk’ın serveti de gökten düşmüş bir altın yığınıyla oluşmadı. Bu servet Musk’ın Tesla, SpaceX, Starlink ve benzeri teşebbüslerdeki hisselerden doğmaktadır. Başka bir ifadeyle, Musk’ın zenginliği kasalarda saklanan nakitten ibaret değildir; fabrikalarda, teknolojide, üretim tesislerinde, mühendislik birikiminde, uydularda, otomobillerde, roketlerde, yazılımda ve şirketlerin gelecekteki üretim kapasitesinde tecelli etmektedir. Büyük servetlerin çoğu böyledir. Zenginler, servetlerini, toplumdan tecrit edilmiş şekilde, bir mahzende tutmazlar. Servet, çoğu zaman yatırım hâlinde, üretim hâlinde, istihdam hâlinde ve tüketiciye sunulan mal ve hizmetler hâlinde yaşar.
Bu yüzden, zenginlere yalnızca “çok parası olan insanlar” gözüyle bakmak bir hatadır. Büyük girişimciler aynı zamanda iş ve aş kapısı açan insanlardır. Kurdukları şirketlerde binlerce, bazen on binlerce insan çalışır. Bu şirketlerle bağlantılı tedarikçiler, yan sanayiler, hizmet sağlayıcılar ve küçük işletmeler de geçim imkânı bulur. Ayrıca bu girişimcilerin ürettiği mal ve hizmetlerden milyonlarca tüketici faydalanır. İnsanlar elektrikli otomobil kullanıyor, uydu internetine erişiyor, uzay teknolojilerindeki gelişmelerden dolaylı biçimde yararlanıyorsa, bütün bunlarda girişimciliğin ve sermaye birikiminin büyük payı vardır.
Elbette her zenginlik meşru değildir. Devlet ayrıcalıklarıyla, yolsuzlukla, tekel imtiyazlarıyla, kamu kaynaklarının yağmalanmasıyla elde edilen servet ahlaken de iktisaden de savunulamaz. Fakat, serbest rekabet içinde, gönüllü alışverişlerle, yenilik ve üretim yoluyla ortaya çıkan zenginliği suçlamak doğru değildir. Böyle bir zenginlik, toplumun gelişmesinin işaretidir.
Keşke Elon Musk Türkiye’de çıksaydı. Keşke dünyanın en zengin insanı ünvanını bir Türk girişimci Türkiye’den alsaydı. Böyle bir durumda Türkiye muhtemelen daha yüksek teknolojiye, daha güçlü sermaye birikimine, daha fazla istihdama ve daha müreffeh bir ekonomiye sahip olurdu. Bir ülkede büyük zenginlerin bulunması, eğer bu zenginlik üretimden, yenilikten ve serbest teşebbüsten doğuyorsa, utanılacak değil sevinilecek bir durumdur.
Zenginliği kıskanmak yerine onu mümkün kılan kurumları anlamak gerekir. Hukuk güvenliği, özel mülkiyet, serbest teşebbüs, rekabet, sermaye birikimi ve yeniliğe açık bir kültür olmadan büyük zenginlik de büyük refah da doğmaz. Mesele Elon Musk’ın çok zengin olması değildir; mesele daha çok insanın üretim, girişim ve yenilik yoluyla zenginleşebileceği bir düzen kurabilmektir.

