Gazeteciliğimin ilk yıllarıydı. Fiyatını kamunun belirlediği bildiğimiz somun ekmekler dışında süslü püslü, güllü çiçekli ekmekler yeni yeni vitrinleri süslüyordu. Aynı un, aynı maya, aynı fırın… Tek fark yoktu ama fiyatları daha yüksekti. O zaman çalıştığım gazetenin merkezi Mecidiyeköy’deydi. Hemen en yakında, Şişli’de bir fırına gittim. Çiçekli süslü ekmek haberi yaparken acayip bir iyilik hareketiyle karşılaştım. O fırının sahibinin her gün ekmeklerin en az yüzde 10’unu ihtiyaç sahiplerinin kapısına astırdığını öğrendim. Öyle habersizce. Askıda ekmek gibi, veren el alan eli görmüyor diye düşündüm. Fırının ustalarından biri dedi ki; hatta burada oturup da hastaneye gidemeyen yaşlı yoktur, patronumuz yapıyor bunları… O patron o zaman ünlü değil, sadece bir siyasi partinin hızla yükselen isimlerinden biriydi. Mustafa Sarıgül... Bir süre sonra, 1999 seçimlerinde Şişli’ye belediye başkanı olduğunda kimse pek şaşırmadı. Hele ben, hiç şaşırmadım. İyilik timsali, yoksul ve yaşlı dostu... Herkes ‘Çare’ diye kapısına koşuyordu. Herkes yoksul bir ailenin çocuğunun hızlı çıkışını kendileri için umut olarak gördüğünden ya da “Fakirin hâlinden anlıyor” diye düşündüklerinden, halk dostu bildikleri Sarıgül’ü seçtiler ve bu sebeplerin de etkisiyle 15 yıl boyunca o koltuktan hiç kalkmadı. Peş peşe 3 kez belediye başkanı seçildi...
Başkan seçildikten sonra siyasi amaç için kullandığı fırınların bazılarından (çok sayıda fırın Sarıgül ailesinindi) haksız yere işten çıkarmalar haber olmadan kapatılıp gidiyordu. Ne olacak, birkaç kişi işten çıkarılmış. Fakat benim haber kaynaklarımdı onlar. İşten çıkarılan ustalardan biri, o ilk haber yaptığımda bana Sarıgül’ü öve öve bitiremeyen ekmek ustasıydı. Bu sefer, gerçekleri anlatacağını söyledi, gazeteye davet ettim.
Meğer o fırında dağıtılan ekmeklerin yüzde 10’u akşam satılmadığı için gönderiliyormuş yoksullara. Yani çöpe atma, millete dağıt gitsin!..
Aynı Sarıgül, yaşlıları yolda görür, hemen aracından iner, ellerini öper, hâl hatır sorarmış. Ama yanında gazeteciler varken. Sonra yerel gazetelerde boy boy fotoğraflar… Belki paralı yayınlar, bilmiyoruz tabii. Meğer o yaşlıları da arabasına alır, kalabalıktan uzaklaştıktan sonra “Haydi teyze, bundan sonrası sende. Doktora selam söyle” der gönderirmiş. Belediye kapısına gelenler, ancak belediyede kalabalık kitleler ve gazeteciler varsa onu görebilirmiş.
Ben yazdım yazmasına da “Bu siyasi” deyip kullanmadılar o zaman haberimi. “Bu köşe yazısı konusu. Siyaset yazan abilerine anlat.” O zaman kalbim çok kırılmıştı. Siyaset yazan abilerim de yeni ve heyecanlı bir muhabirin hezeyanı diye pek üstünde durmamıştı zaten.
Kısmet bu ya; konu bugün köşe yazısı oluyor. O günkü yöneticim haklıymış. Yıllaaaar yıllar sonra bir köşe yazısının konusu oldu. Konunun öznesi yüzünden. Yıllarca kimleri kandırmış, kimlerin emeğini, hayallerini çalmış ve hâlâ da çalmaya devam ediyor. Bazılarının gururunu, bazılarının geleceğini, bazılarının parasını...
Etrafınıza bir bakın. Kimler kimlerin neyini çalıyor? Annesinin 'AnneKart'ını kullanan 15'lik kız, dedesinin ya da engelli yakınının 'ücretsiz kartını' kullanan genç... Yaptığının sadece bilet parasını bedavaya getirmek olarak görüyor. Ama bu milyonların hakkı. Yani hırsızlık. Bir diğeri doktora ve kamu görevlisine gidip kendi vaktinden daha fazlasını harcadıysa bu da hırsızlık. Paketi 50 gram gösterip içinden 3 gram çalmak da hırsızlık. Borsada borç batağında olan şirketi uçacak kaçacak diye pazarlayıp zirvede satarak üç beş kuruşla o piyasaya girenlerin hakkına girmek de öyle. Yani 3'ü 5'i yok. Hırsızlık hırsızlıktır. Hele vatandaşın hakkını gasbetmek, bir kişinin değil, milyonlarca kişinin cebine atılmış eldir...
Bu son yaşadığımız şey de zaten fon krizi değil. Ekonomist Mustafa Selçuk'un da dediği gibi "organize dolandırıcılık"tır.

