Doç. Dr. Ufuk Sözcü
“Afet kültürü” dediğimiz şey, toplumların afetleri algılama, onlara hazırlanma ve yaralarını sarma kapasitelerini şekillendiren hayati bir sosyal yapıdır. Afet kültürü denildiğinde aklımıza genellikle tatbikatlar veya ilk yardım eğitimleri gelir. Oysa eldeki veriler ve sosyolojik tanımlar bize çok daha fazlasını anlatıyor. Peki, daha dirençli bir toplum olmak için neler yapmalıyız?
Sosyal dayanıklılık, yalnızca yapıların sağlamlığına değil, bu yapılarda yaşayan fertlerin bilinç düzeyine, değerlerine ve davranış alışkanlıklarına dayanır.
Çoğumuz için “afet” kelimesi, korkutucu bir tabiat olayı ve ardından gelen kargaşayı çağrıştırır. Ekranlarda gördüğümüz yıkımlar, siren sesleri ve canhıraş kurtarma çalışmaları zihnimize kazınmıştır. Ancak, afetlerle baş etmenin yolu sadece o kriz anını yönetmekten geçmez. Asıl mesele, o an gelmeden önce, normal akışı içinde nasıl bir duruş sergilediğimizdir. İşte tam bu noktada, teknik terimlerin ve mühendislik hesaplarının ötesinde, çok daha derin ve insani bir kavram karşımıza çıkıyor: Afet kültürü.
Bugün, sadece afet ve acil durum çantasının (halk arasındaki yaygın ifadesiyle deprem çantasının) fermuarını kapatıp bir köşeye koymaktan bahsetmeyeceğiz. Bugün, bir toplumun genlerine, günlük alışkanlıklarına ve kurumsal hafızasına işlemesi gereken o “görünmez kalkanı” masaya yatıracağız.
BİR SOSYAL YAPI OLARAK AFET KÜLTÜRÜ NEDİR?
Afet kültürü denildiğinde aklımıza genellikle tatbikatlar veya ilk yardım eğitimleri gelir. Oysa eldeki veriler ve sosyolojik tanımlar bize çok daha fazlasını anlatıyor. Afet kültürü, bir toplumun afetlere dair bilgilerini, değerlerini, inançlarını, pratiklerini ve kurumsal düzenlemelerini bütünleşik şekilde içeren devasa bir sosyal yapıdır. Bu, tek bir parçadan oluşmaz; aksine hayatın her alanına sızmış bir bütündür.
Bu yapı, ferdi düzeyde evimizde aldığımız basit bir tedbirden (örneğin bir ilk yardım çantası bulundurmaktan), toplumun tamamını ilgilendiren ritüellere (anma günleri gibi), devletin en üst kademesindeki politikalara ve hatta şehirlerimizin mimari dokusuna kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsar. Yani afet kültürü, sadece bir “hazırlık listesi” değil; hatırlama ve unutma süreçlerimizi, riskleri nasıl algıladığımızı, öğrenme kapasitemizi sosyal olarak ne kadar dayanıklı olduğumuzu şekillendiren canlı bir organizmadır.
KÜLTÜRÜN TEMEL TAŞLARI: NASIL İŞLİYOR?
Bu kültürün oluşması ve yaşaması için bazı temel özelliklerin var olması gerekir. Öncelikle süreklilik ve aktarım şarttır. Bilgi ve pratikler, sadece kitaplarda yazılı kalmamalı; nesilden nesle, dededen toruna ya da toplumsal ağlarla aktarılmalıdır. Bir neslin edindiği acı tecrübe, sonraki nesle bir hayat dersi olarak miras kalmalıdır.
İkinci olarak, bu kültür çok düzeylidir. Ne devletten beklenen bir hizmet ne de sadece kişilerin omuzlarına yüklenen bir sorumluluktur. Bireysel, ailevi, sosyal ve kurumsal düzeylerde eşzamanlı olarak işler. Evde babanın, okulda öğretmenin, dükkanında esnafın aldığı tedbir ile belediyenin yaptığı denetim, aynı kültürün farklı yansımalarıdır.
Üçüncüsü, bu yapı dinamiktir. Donuk ve değişmez bir kurallar bütünü değildir. Yaşanan her yeni afet tecrübesi, bilimsel olarak elde edilen her yeni bilgi ve politikadaki her değişim, bu kültürü yeniden biçimlendirir. Toplum, her sarsıntıda kendini güncelleyen bir yazılım gibi olmalıdır.
Ve son olarak, normatif ve yapısal bileşenler bir aradadır. Yani işin içinde hem değerler ve inançlar gibi soyut normlar vardır hem de kanunlar, yönetmelikler ve kaynak tahsisi gibi somut, yapısal düzenlemeler bulunur. Birini yapıp diğerini eksik bırakmak, kültürün sakat kalmasına neden olur.
AFET KÜLTÜRÜNÜN GÖRÜNMEYEN BİLEŞENLERİ
Peki, gelin bu kültürel yapının bileşenlerine biraz daha yakından bakalım.
Her şey risk algısı ve anlamlandırma ile başlar. Toplumlar riskleri çok farklı şekillerde algılar. Kimi toplumlar depremi, coğrafyanın kaçınılmaz bir gerçeği ve tabii bir olay olarak kabul ederken; kimileri bunu sadece ilahi bir ceza ya da insan kaynaklı hataların bir neticesi olarak yorumlayabilir. İşte bu ilk algı, alınacak tedbiri doğrudan belirler. Eğer hadiseyi tamamen “tedbirsiz tevekkül” olarak kabul ederseniz, tedbir alma motivasyonunuz düşebilir. Eğer “doğa olayı” olarak görürseniz, onunla uyumlu yaşamayı öğrenmeye çalışırsınız.
Bunun üzerine bilgi ve eğitim inşa edilir. Okul müfredatlarından halk eğitimi kampanyalarına, medyadan sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına kadar her kanal bu bilginin yayılması için bir araçtır. Ancak buradaki bilgi sadece teknik (zemin etüdü, yapı güvenliği gibi) değil, aynı zamanda davranışsal (tatbikat, eşya sabitleme) olmalıdır. Bilmek önemli ama yetmez; o bilginin reflekse dönüşmesi gerekir.
Bu refleksler, davranışsal pratikler olarak karşımıza çıkar. Erken uyarı sistemlerini ciddiye almak, düzenli tatbikatlar yapmak, acil durum çantası hazırlamak veya ev ve kamu binalarını güçlendirmek gibi somut adımlar, kültürün eyleme dönüşmüş hâlidir.
Elbette, kişilerin çabası yetmez; kurumsal düzenlemeler ve politikalar devreye girmelidir. Yapı denetiminden afet yönetimi planlarına, sigorta mekanizmalarından kriz anında kaynakların nasıl dağıtılacağına kadar her şeyin resmî ve yazılı bir düzeni olmalıdır. Devletin “çatısı” sağlam değilse, evin içindeki tedbir yetersiz kalır.
Bütün bunların harcını ise toplumsal dayanışma ve ağlar oluşturur. Aile bağları, iyi komşuluk ilişkileri, gönüllü gruplar ve sivil örgütler, afet sırasında ve sonrasında devletin yetişemediği noktalarda hayati bir destek sağlar. Birbirini tanıyan, güvenen ve dayanışma hâlindeki bir mahalle, enkazdan daha hızlı çıkar, yaralarını daha hızlı sarar.
Ve hatırlama pratikleri... Unutmak, insanın tabiatında vardır ama afet kültüründe unutmak ölümcüldür. Afet anma günleri ve medyadaki temsiller, toplumun hafızasını canlı tutar. Bu hatırlatma mekanizmaları, geçmişten ders çıkarmayı ve gelecekteki tehlikelere karşı uyanık kalmayı sağlar.
KÜLTÜRÜ ŞEKİLLENDİREN GÜÇLER: TARİH, EKONOMİ VE SİYASET
Afet kültürü gökten zembille inmez; onu şekillendiren çok güçlü faktörler vardır.
Bunların başında tarihî deneyimler gelir. Sık sık afet yaşayan toplumlar, güçlü bir kolektif bellek oluşturur. Deprem kuşağında yaşayan bir toplumun yapı pratikleri ve aile içi eğitimi, daha güvenli bölgelerdeki cemiyetlerden doğal olarak farklılaşır. Acı, en büyük öğretmendir.
Ancak öğrenmek için imkân da gerekir. Ekonomik ve maddi şartlar bu noktada belirleyicidir. Kaynak kıtlığı, dayanıklılık yatırımlarını ne yazık ki zorlaştırır. Yoksul mahallelerde daha zayıf yapılaşma ve güvenli barınmaya sınırlı erişim görülmesi tesadüf değildir. Afet kültürü, ekonomik refahla doğrudan ilişkilidir; çünkü güvenlik, ne yazık ki maliyetli bir yatırımdır.
Bunun yanında siyasal ve kurumsal kapasite kritik bir rol oynar. Aktif çalışan devlet kurumları, şeffaf bir yönetim anlayışı, kriz yönetiminde ve risk azaltmada hayati öneme sahiptir. Kurumlarına güvenmeyen bir toplumda, afet kültürü de zayıf kalır.
Kültürel inançlar ve normlar da denklemin bir parçasıdır. Afetleri açıklama biçimimiz (ihmal mi, doğa mı?), korunma davranışlarımızı doğrudan etkiler. Yanlış inançlar, doğru tedbirlerin önündeki en büyük engel olabilir.
Ve medya... Medya ve iletişim araçları iki ucu keskin bıçak gibidir. Riskin görünürlüğünü artırıp farkındalık oluşturabileceği gibi, bazen gereksiz panik ya da yanlış algıların yayılmasına da sebep olabilir. Medyanın dili, kültürün dilini oluşturur.
NEREDEYİZ? AFET KÜLTÜRÜNÜ ÖLÇMEK
Bir toplumda afet kültürünün ne kadar yerleştiğini nasıl anlarız? Bunu ölçmek zor olsa da bazı göstergeler bize yol haritası sunar.
Okuryazarlık ve eğitim: Toplumun ne kadarı afet eğitimi almış?
Tatbikatlar: Okullarda, iş yerlerinde ne sıklıkla tatbikat yapılıyor ve katılım ne düzeydedir?
Yapı güvenliği: Binalar denetleniyor mu, uygunsuz yapı oranı ne?
Dayanışma: Gönüllü örgütlenmeler ne kadar yaygın? İnsanlar bir araya gelebiliyor mu?
Algı: Yapılan anketlerde insanlar riski nasıl tanımlıyor?
Bu sorulara verdiğimiz cevaplar, afet kültürümüzün karnesini oluşturur. Bu göstergeler, yönetişim, program tasarımı ve hedeflerin ölçülmesi için vazgeçilmezdir.
MADALYONUN İKİ YÜZÜ: OLUMLU VE OLUMSUZ YÖNLER
Afet kültürünün varlığı her zaman mükemmel sonuçlar doğurmaz; içinde olumlu ve olumsuz potansiyelleri barındırır.
Olumlu tarafında; güçlü bir afet kültürü toplumsal dirençliliği artırır ve afet sonrası iyileşme sürecini inanılmaz şekilde hızlandırır. Bilinçli bir toplumun yaşadığı afetin yaralarını çok kısa sürede sarabilir.
Olumsuz tarafında ise; yanlış inançlar ve mitler devreye girebilir. “Bize bir şey olmaz”, “Bu bina yıkılmaz”, “Güçlendirme para tuzağıdır” gibi bilimsel dayanaktan yoksun yaygın kanaatler, riski katlayarak büyütür. Yanlış davranış kalıpları, kültürün içine sızmış virüsler gibidir; temizlenmesi gerekir.
SAHADAN ÖRNEKLER: TEORİ PRATİĞE DÖNÜŞÜNCE
Bu anlattıklarımız soyut teoriler değil. Hayatın içinde çok somut karşılıkları var.
Örneğin, okullarda verilen deprem eğitimi sadece çocuklarla sınırlı kalmaz. Çocuk öğrendiğini eve taşır, aileye anlatır bu bilgi buradan topluma yayılır. Böylece bilgi, okul sıralarından hane halkı düzeyine ulaşır. Küçük bir kıvılcım, büyük bir farkındalık ateşini başlatabilir.
Benzer şekilde, medya kampanyaları doğru kurgulandığında hem risk algısını hem de davranışsal bilgiyi artırabilir. Ancak burada kritik bir nokta var: Kampanyaların “saman alevi” gibi geçici değil, devamlı olması ve o toplumun kültürüne uygun bir dille yapılması gerekir.
Yerel düzeyde ise, arama-kurtarma ekipleri veya mahalle komiteleri gibi gönüllü gruplar, sadece kriz anında enkaz kaldıran eller değil, aynı zamanda risk döneminde bilgi aktaran ve pratik uygulayan elçilerdir.
GELECEK İÇİN YOL HARİTASI: NE YAPMALI?
Peki, daha dirençli bir toplum olmak için neler yapmalıyız? Politika yapıcılar ve biz vatandaşlar için reçete aslında belli…
Müfredat entegrasyonu: Eğitim, "mış gibi" yapılmamalı. İlkokuldan üniversiteye kadar afet okuryazarlığını içeren modüller, düzenli ve en önemlisi “uygulamalı” şekilde verilmelidir. Kâğıt üzerindeki bilgi hayat kurtarmaz, davranış bizi kurtarır.
Toplumsal katılım: Her şeyi devletten veya mahallî yönetimden bekleyemeyiz. Mahalle düzeyinde risk değerlendirmesi yapılmalı, güçlendirme planları hazırlanmalı ve yerel liderler (muhtarlar, kanaat önderleri) eğitilmelidir. Çözüm yerelde başlar.
Kaynakların doğru hedeflenmesi: Adaletli olmak zorundayız. Dezavantajlı bölgelerde, yoksul mahallelerde yapı güçlendirme ve eğitim programlarına öncelik verilmeli; buralara özel finansman mekanizmaları sağlanmalıdır. Zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür.
Güven inşası: En önemli sermaye güvendir. Kurumlar şeffaf veri paylaşımı ve aktif iletişimle toplumun güvenini kazanmalıdır. İletişim dili, yerel dillerde ve kültürel normlara uygun olmalıdır.
Sürekli izleme: “Yaptık oldu” dememeliyiz. Afet kültürünü ölçen göstergeler için düzenli anketler ve saha çalışmaları yapılmalı, elde edilen verilerle politikalar sürekli güncellenmelidir.
SONUÇ: HAYATTA KALMAKTAN YAŞAMAYA
Netice olarak, afet kültürü dediğimiz şey, toplumların afetleri algılama, onlara hazırlanma ve yaralarını sarma kapasitelerini şekillendiren çok katmanlı, karmaşık ama hayati bir sosyal yapıdır.
Bu yapının merkezinde “afet okuryazarlığı” vardır. Teknik bilginin davranışsal pratikle birleşmesi, bu kültürü güçlendiren en önemli noktadır. Etkili politika ve uygulamalarla bilgiyi yaygınlaştırmak, yerel pratikleri desteklemek ve kurumsal güveni inşa etmek zorundayız. Çünkü ancak bu şekilde afet kültürünü derinleştirebiliriz.
Bunu başardığımızda, toplumlar sadece afetleri daha az hasarla ve daha az can kaybıyla atlatmakla kalmayacak; aynı zamanda geleceğe umutla bakan, uzun vadeli dayanıklılığını artırmış, sarsılsa da yıkılmayan bir yapıya kavuşacaktır. Afet kültürü bir korku kültürü değil, bir hayata tutunma ve geleceği inşa etme kültürüdür. Afet ve acil durum çantasını hazırlayalım, evet; ama önce zihinlerimizi hazırlayalım.

