Dr. Mehmet Yavuz
İlim, Kur'ân-ı kerimin ışığını beyinden kalbe taşıyan köprüdür. Kur'ân-ı kerimi anlamak, sadece okumak değildir; onu doğru kaynaklardan, doğru kontekste öğrenmektir. Bugün birçok genç, dinî bilgiye erişiyor ama sahih rehberden mahrum kalıyor. Oysa dinin öğrenilme yolu; Kur’ân, Sünnet, İcma, kıyas gibi kaynaklardan ilim silsilesi ile olmalı; yani bir nakil zincirine dayamalıdır. Her bilgi kaynağıyla, ehliyle ve metodu ile sabittir. Bu zincir koptuğunda iman, zihinde, ahlak ise hayatta çözülür.
MODERN ZİHNİN KUTSALI YALNIZLAŞTIRMASI
Çağımız insanı bilgiyle kuşatılmış ama hikmetten uzak. Hangi bilginin doğru veya gerçek olduğunu ayırabilmekte yetersiz kalıyor. Zihnin çalışma prensibi gereği, insan karmaşık sistemleri sadeleştirerek anlamaya çalışır. Bu nöropsikolojik refleks, “bilişsel indirgeme” olarak bilinir. Ne var ki sadeleştirme bazen aşırıya kaçar; dinî metinleri, bin yıllık yorum, asli kaynak ve ilim birikiminden koparır. Bugün “yalnız Kur’ân yeter” diyen anlayışın temelinde işte bu bilişsel indirgeme eğilimi yatar. İyi niyetli gibi görünür ama derinliğe inilmez, metni korur gibi görünürken, manayı kaybeder.
Kur'ân-ı kerim, dinin anayasası gibidir. Kitap prensipleri belirler, yönü tayin eder. Ama sistemin işlemesi için detay da gerekir. İşte o detayı Ehl-i Sünnet inancının temelleri olan Sünnet, İcma ve Kıyas tamamlar. Kur’ân-ı kerimle birlikte bu dört kaynak, dinin “nörolojik sistemi” gibidir. Nasıl ki beyinde nöronlar arasındaki bağlantılar anlam üretir, bu dört direk de imanı yaşanır hâle getirir. Sünnet, Kur'ân-ı kerimin davranış formudur, İcma, sosyal hafızası; Kıyas ise aklın vahiyden aldığı metodolojik disiplindir.
HADİSLERİ YOK SAYAN ZİHNİYET!
Çağımızda bilgi artarken manası azalıyor. "Ben sadece Kur'ân-ı kerime bakarım” diyen bir akım, belki bilgisiz bir safiyet arayışıyla çıktığı yolda, hakikati indirgemeye başladı. Bu söylem nöropsikolojik olarak bir bilişsel indirgenme refleksidir: İnsan beyni karmaşık yapıları sadeleştirerek kontrol etmek ister, fakat bu sadeleştirme çoğu zaman hikmet kaybına yol açar. Kur'ân-ı kerimi bazen yalnız metin düzleminde yorumlamak da aynıdır: Anlamı koruduğunu sanarken, derinliği yok eder. Zaten bu yorum ve tefsirler, müctehid denilen aklıselim sahibi yüksek âlimler tarafından yapıldığında doğru anlam ve derinliği yansıtır; kaynak ve dinî kriter olarak kabul görür.
“Hadisler güvenilmez” diyenlere hafızanın nörofizyolojisi cevap verir. Evet, insan hafızası yanılabilir; ama İslam ilmi bu yanılgıyı senet, ravi zinciri ve icma yöntemiyle asırlar önce dengelemiştir. Bugün bilim, “hafıza yanlılığı” kavramını yeni keşfederken; hadis âlimleri, bu yanlılığı sistematik biçimde çözmüştür.
Neticede sünneti reddetmek, vahyin yarısını susturmaktır. Kur'ân-ı kerimin “Peygamber size ne verdiyse alın” buyruğu, vahyin iki yönünü anlatır. Kur'ân-ı kerim lafızdır, sünnet ise o lafzın hayata geçmiş hâlidir. Nöropsikolojik açıdan insan, modelleyerek öğrenir. İşte Sevgili Peygamberimizin (aleyhisselam) hayatı, vahyin davranış modeli; Sünnet, Hak teala kelamının “davranış dili”dir.
Aklı, vahyin üzerine çıkaranlar, bilgiyi putlaştırır; ilmi hikmetten ve aslından koparır. Bu çağın en büyük nörolojik yanılgısı budur: “Ben bilirim” sendromu. Hâlbuki akıl, vahyin emrinde olduğunda gerçek bir rehber olur. Nasıl ki bir beden sinir ağı olmadan yaşayamaz, Kur'ân-ı kerim de Sünnet, İcma ve Kıyas olmadan tam anlaşılamaz. Bu dört temel hakikat yani edille-i şeriyye, aslında dinin “nöronal bağlantı” şemasıdır. Nöronlar arasındaki uyum nasıl bilinci doğuruyorsa, bu dört direk de imanı bilinç düzeyine taşır.
Hülasa Kur'ân-ı kerim, dinin anayasasıdır: İlkeleri koyar, yönü belirler. Ama uygulama rehberi sünnettir, yorum alanı icmadır; akli kıyasla hayata taşınır. Kur'ân-ı kerim, Allahü tealanın lafzıdır; Sünnet, o lafzın davranış hâlidir. İcma kolektif bilinci, Kıyas ise aklın -ama selim aklın- disiplinini temsil eder.
SADECE MEAL OKUMAK: ZİHİNSEL SEÇİCİLİK TUZAĞI
Kur'ân-ı kerimin lafzını anlamak kolaydır ama manasını anlamak bir beyin eğitimi ister. Bir yanda Kur'ân-ı kerimi doğrudan anlamak isteyen samimi bir kalp, diğer yanda bunu ehil olmadan yapmanın doğuracağı yanlış anlamalar var. İnsan zihni, okuduğu metinden genellikle duymak istediğini seçer. Bu duruma “bilişsel seçicilik” denir. Sadece meal okuyarak Kur'ân-ı kerimi anlamaya kalkmak, beynin bu yanlılığını fark etmeden yorum yapmaktır. Meal, bir penceredir ama manzaranın tamamını göstermez. Kur'ân-ı kerimi anlamak için tefsir, hadis, akaid ve fıkıh ilimlerinin koordinasyonuna ihtiyaç vardır. Bu, dinin zihinsel bütünlüğünü sağlar.
İLMİHAL VE İTİKAD: RUHUN DENGE MERKEZİDİR
Geçmişte her evde bir ilmihal kitabı bulunurdu. Hâlen daha birçok evde de bulunduğunu düşünüyorum. Aslında ilmihal, dinî hafızanın düzenleyicisidir. Tıpkı beynin prefrontal korteksi gibi, inanç ve davranış arasındaki dengeyi sağlar. İtikad; duygusal beyin ile düşünsel beyin arasındaki köprüdür; inancı davranışa dönüştürür. Bu bilgi eksikliğinde, inanç hissiyata; hissiyat ise kolayca sapmaya dönüşür. İlmihal, halk için sadece "nasıl ibadet edeceğini’’ anlatmaz; neye niçin inandığını öğretir.
BEYİN, İNANÇ VE NÖRAL TUTARLILIK
Nöropsikolojide “tutarlılık ilkesi” diye bir kavram vardır: İnsan, inandığıyla yaşadığı şeyler arasında tutarsız olursa beyni stres üretir. Devamlı farklı yorumlarla, çelişkili öğretilerle beslenen bir genç, bu yüzden iç huzuru kaybeder.
İtikadı sağlam olan fertlerde ise limbik sistem (duygusal merkez) daha dengelidir. İnanç, beynin alarm sistemini sakinleştirir; teslimiyet, kortizolü düşürür. Bu yüzden sahih bilgi, sadece zihni değil, bedeni de rahatlatır.
SELEFİ AKIMLAR VE NÖROPSİKOLOJİK KATILIK
Bazı “Sadece Kur'ân-ı kerim” diyen ilahiyatçılar, dini akıldan değil katılıktan öğrenir. İlim ve irfan sahibi olanları tenzih ederiz ama bugün birçok ilahiyatçı, sahih geleneği koruma sorumluluğunu akademik konfora feda ediyor. Bazısı modernizmle uzlaşmak uğruna tevhide "yorum” katıyor; bazısı da dinin canlı damarını soğuk akılcılıkla boğuyor. Oysa ilahiyatın görevi, teslimiyet ile aklı dengelemektir. Neticede beynin prefrontal esneklik dediğimiz bölgesi zayıfsa, kişi tek doğrulu düşünceye saplanır. Selefi yorumlar bu zihinsel kalıplaşmanın tipik örneğidir: Tek bir anlam, tek bir yol…
Oysa Kur'ân-ı kerimin dili çok katmanlıdır; her âyet, bir manalar evrenidir. Bu evreni anlamak için zihin esnek, kalp teslimiyetli olmalıdır.
Selefi düşünce, aslında “saf dine dönüş” iddiasıyla yola çıkmıştır ama zihinsel katılıktan başka bir şey değildir. Beynin esnek düşünmeden sorumlu bölgesi olan prefrontal korteks devreden çıktığında, yani mantık ve muhakeme kaybedildiğinde, kişi tek doğrulu düşünceye saplanır. Bu bilişsel katılık (cognitive rigidity) olarak bilinir. Kişi artık yeni bilgiye kapalı hâle gelir. “Biz ve onlar” ayırımı keskinleşir. Limbik sistemdeki amigdala aşırı aktive olur. Böylece sürekli teolojik alarm hâli başlar: “Şirk”, “bid’at”, “sapma” korkusu yaşar. Bu korku, dinî bağlılığı değil, dinî endişeyi artırır. Korkuyla beslenen iman, huzur değil gerginlik üretir. Zihin, zamanla korku iklimine, cezalanma ve cezalandırma eksenine kayar. İşte bu yüzden Selefi düşünce, zamanla teolojik stres bozukluğuna dönüşebilir: Kişi kendini sürekli denetler, herkesi yargılar.
İLİM ZİNCİRİ: KUR’ÂN-I KERİMDEN GÜNÜMÜZE KOLEKTİF HAFIZA
Bilgi çağında yaşıyoruz, ama hikmet geride kaldı. Bazı gençler samimiyetle dinini öğrenmek istiyor. Fakat rehbersizlik onları internet vaizlerinin, kısaltılmış meallerin ve slogan (muteber olmayan) tefsirlerin dünyasına itiyor. Bu arayışta iyi niyet var ama yön eksik. Çünkü Kur'ân-ı kerim, sadece bir metin değildir. Bir yaşayış biçimi, bir sistemdir. O sistemi anlayabilmek için, ilim zincirine bağlanmak gerekir. İşte İslam’ın bilgisi, sahabeden günümüze uzanan bir silsiledir: Kur'ân-ı kerim-Resulullah (sünnet)-Sahabe-Tabiin-müçtehit imamlar-âlimler-biz...
Bu zincir, beynin hafıza merkezleri gibidir ve genel belleği muhafaza eder. Bu zincir koptuğunda, her zihin kendi dinini kurar. Bugün internetteki dinî karmaşanın sebebi, bu kolektif hafızanın göz ardı edilmesidir.
GENÇ ZİHNE ÇAĞRI: AKIL, KALP VE İLİM BİRLİKTE
Genç kardeşim, Kur'ân-ı kerimi öğrenmek istiyorsan, önce doğru kaynağı seçmeniz ve sonra da sıhhatli basamaklardan geçmeniz gerekir.
1-İlmihal: Temel ibadet, ahlak ve itikad bilgisini kazandırır. Bu inancın iskeletidir.
2-Akaid/ itikad: Allahü tealayı, peygamberliği, kaderi ve ahireti doğru anlamayı öğretir. Bu zihnî dengeyi kurar.
Akabinde temel bilgilere sahip olduktan ve gerekli ilimlere hâkim olduktan sonra muteber meal-i şerif ve muteber tefsirler okunabilir. Daha sonra da tasavvufi derinlik edinilebilir. Nihayetinde iman bilgisi, tefekkür ve irfanla olgunlaşır. Bu aşama, “kalbin ilmi”dir.
Bu basamaklar, beynin öğrenme hiyerarşisine de denk düşer: İlk önce temel şemalar (ilmihal) oluşur, sonra kavramsal bağlantılar (akaid), ardından soyut düşünme (tefsir). Yani bu sıralama, nöropsikolojik olarak da doğru bir öğrenme rotasıdır.
KUR'ÂN-I KERİM ÖĞRENMENİN SIHHATLİ YOLU: BİLGİYLE TEVAZU ARASINDA DENGE
Kur'ân-ı kerim, uzak tutulacak değil; doğru rehberle yaklaşılacak bir denizdir. Kur'ân-ı kerim, Allahü tealanın kelamıdır; ondan uzak durmak değil, yaklaşırken edepli olmak gerekir. Yani “meal okumayın” demek “Kur'ân-ı kerime el sürme” anlamında bir yasak değildir. Ancak Kur'ân-ı kerimin anlamı bir denizse, meal kıyıdır; manaya açılmak için önce yüzmeyi bilmek gerekir. Bu yüzmeyi öğreten şey de ilmihal, akaid, tefsir usulü ve dil bilgisidir.
Meal okumak tefekkür içindir, hüküm çıkarmak için değil. Bir Müslüman muteber bir meali okuyabilir, âyetlerden ibret alabilir. Ancak bir âyeti kendi başına yorumladığında, işte o zaman bağlamdan kopma riski doğar. Bu yüzden büyük âlimler, “Kur'ân-ı kerimin manası Arapça bilmekle değil, ilimle ve mürşidi kamillerin derin sezgisiyle anlaşılır” demiştir.
İnsan zihni, doğal olarak bütünlük arayışı içindedir. Meal okurken bir cümle anlaşıldığında, beyin “artık biliyorum” hissiyle dopamin salgılar. Bu, “hakikati buldum” yanılsaması oluşturabilir. Oysa din, sürekli öğrenme yoludur; bilmekle bitmez, derinleşmekle büyür. Zihnî tevazu, ilmin ilk şartıdır. Bu yüzden her ilim, bir diğerine kapı aralar. İlmihalden diğer ilimlere sonra tefsire, tefsirden hikmete geçilir.
Dolayısıyla meal okumak anlamın tümüne ulaşmak için yeterli değildir. Çünkü insan beyni, okuduğu metinden genellikle duymak istediğini seçer. Bu, nöropsikolojide bilişsel seçicilik olarak adlandırılır. Bu eğilim, gençlerin “Ben Kur'ân-ı kerimi anladım” diyerek aslında sadece kendi filtresinden geçirdiği bölümleri doğru sanmasına yol açar. Zira ilimsiz meal, metni değil, zihni yansıtır.
Tefsir okumak ise deniz dibine dalmak gibidir. O derinlikte nefes tutmayı bilmeyen boğulur. Bu yüzden tefsir, özetle üç temel sütun ister:
İlim: Âyetin indiği ortamı, sebebini, dilini bilmek.
Lisan: Arapçanın mecazlarını, deyimlerini ve bağlamını kavramak.
Teslimiyet: "Ben bilirim” değil, “Murad-ı ilahi nedir” diye düşünmek. Bu üçü olmadan yapılan tefsir, zihinle değil nefsle yapılır. Hülasa doğru kaynakla, ehil bir hocayla, ilmihal bilgisiyle Kur'ân-ı kerime yönelmek, imanın bilinç boyutunu inşa eder.
İlim olmadan teslimiyet kör inanca; teslimiyet olmadan ilim kibre dönüşür. Gerçek iman, hem aklın hem kalbin ışığıyla yürür. Kur’ân-ı kerimi anlamak için okumak gerekir; ama yaşamak için rehberlik şarttır. Ehl-i sünnet çizgisi, bu rehberliği ilimle kurar.
Dolayısıyla Kur'ân-ı kerim, bir hayat rehberidir. Onu sadece “anlamak” değil, “yaşamak” gerekir. Bu da ilim, amel ve edep ile mümkündür. Yani önce bilgi, sonra bilinç, ardından hâl gelir. Kur'ân-ı kerim, ilimle okunur, teslimiyetle anlaşılır, amel ile yaşanır. İlim, aklı aydınlatır; itikad, kalbi korur; teslimiyet, ruhu huzura taşır.

