Doç. Dr. Ufuk Sözcü
“Nadir Toprak Elementleri” (NTE) enerji, teknoloji, savunma ve ekonomik politikaları üzerinde belirleyici bir faktör olarak 21. yüzyılın jeopolitik satranç tahtasında, petrolün 20. asırdaki rolüne benzer bir rol oynamaya başlamıştır. Ancak bu oyunun kuralları farklıdır. Türkiye ise Beylikova’daki büyük kartla masaya güçlü bir şekilde oturmuştur.
Jeopolitik, coğrafi faktörlerin devletler ve uluslararası ilişkiler açısından etkisine odaklanır. Devletler, varlıklarını devam ettirmek ve etki seviyelerini artırmak için sürekli bir gelişme çabası içindedir. Jeopolitik tarihinde ortaya atılan kara, deniz, hava hâkimiyet teorileri bu çabaların beslenme kaynağı olmuştur. Bu teoriler, askerî hâkimiyet ve alansal genişlemeye odaklanmaktaydı. Ancak günümüz dünyasında alansal değil ekonomik genişleme daha ön plandadır. Bu kontekste enerji politiği kavramına odaklanmak gerekiyor. Özellikle dünya siyasetinde ve ekonomisinde söz sahibi olan ülkeler, enerji değişiminde geri kalmamak adına hamleler yapıyor. Fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltma çabaları yeşil teori çerçevesinde yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaşmaya başlamasını sağlamaktadır. Rüzgâr türbinleri, elektrikli araç bataryalarının üretimi gibi yenilenebilir enerji teknolojileri ise “Nadir Toprak Elementleri”ne (NTE) olan bağımlılığı artırıyor. Bu sebeple NTE’ler “Materyal Jeopolitiği” açısından oldukça önemlidir ve global güç ilişkilerine tesir etmektedir.
21. YÜZYILIN "VAZGEÇİLMEZ" ELEMENTLERİ
‘Nadir’ ismini yer kabuğunda az bulunmasından almıyor. Bu elementlerin stratejik önemi; fiziki nadirliklerinden değil, modern teknolojideki ikame edilemez rollerinden kaynaklanır. Coğrafi olarak dağınık bir alana yayılmış olması ile yoğunluklarının az olması da önemli özelliklerinden bir tanesidir. Ayrıca bu elementlerin; çıkarılmasının, işlenmesinin zor ve maliyetli olması yanında çevresel risklerinin de fazla olması bir diğer negatif tarafıdır. NTE; periyodik tablonun 15 lantanit elementi (Lantan, Seryum, Praseodim, Neodimyum, Prometyum, Samaryum, Evropiyum, Gadolinyum, Terbiyum, Disprosiyum, Holmiyum, Erbiyum, Tulyum, İterbiyum ve Lutesyum) ile Skandiyum ve İtriyum’u içeren 17 metalik element grubunu ifade eder.
Nadir ismine layık görülmesinin diğer önemli sebebi de modern teknoloji açısından yeri doldurulamaz bir yapıda olmasıdır. Bu elementler elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonlardan radar sistemlerine, elektrikli otomobillerden güdümlü füzelere kadar çok geniş bir sahada hayatımızın vazgeçilmez bileşenleri oldu. Örneğin, tipik bir elektrikli araç, sıradan bir otomobilden yaklaşık 6 kat daha fazla nadir minerale ihtiyaç duyuyor. Başka bir örnekte tek bir F-35 uçağına yaklaşık 400 kg NTE girişi olduğu ifade ediliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminlerine göre Paris İklim Değişikliği Anlaşması ve yeşil dönüşüm hedefleri doğrultusunda “talep şokuna” uğrayan NTE’lere olan talebin 2040 yılına kadar 7 katına çıkabileceği öngörülüyor. Bu noktada NTE açısından ülkelerin durumuna yakından bakmakta fayda var.
ÇİN'İN HÂKİMİYETİ VE TEDARİK ZİNCİRİ KIRILGANLIĞI
Çin’in NTE pazarındaki hâkimiyeti için bir cümle yeterli olur diye düşünüyorum. Deng Xiaoping “Orta Doğu'nun petrolü var, Çin'in nadir toprak elementleri var” cümlesini 1992 yılında kurarken sanırım gelecek planları daha o zamandan şekillenmeye başlamıştı. Bu strateji doğrultusunda ilk olarak Çin 1990 ve 2000’lerin başlarında pazar oluşturmak ve pazarı yönlendirebilmek adına düşük fiyat politikası uygulamıştır. Uluslararası çevre kurumlarının raporlarında çevre karnesi ile sınıfta kalan bir ülke olan Çin için NTE’lerin çıkarımı, işlemesi gibi konulardaki çevresel duyarsızlığı bir problem teşkil etmedi. Zira her bir ton rafine NTE için ortalama 2 bin ton tehlikeli atık açığa çıkabilmekte. Son olarak Çin, ham madde çıkarmaktan daha kritik olan rafinasyon ve ayırma (solvent ekstraksiyonu) teknolojilerinde uzmanlaşmıştır. Neticede Çin bir tekel oluşturdu. ABD Jeoloji Kurumu ve Uluslararası Çevre Ajansı’na göre Çin global maden üretiminin yaklaşık yüzde 60-70'ini yaparken; küresel ayrıştırma ve rafinasyon kapasitesinin yaklaşık yüzde 91'ini ve kalıcı mıknatıs imalatının yüzde 94'ünü kontrol etmektedir.
Bu tekelin ne anlama geldiğini dünya ilk defa 2010 yılında, Senkaku Adaları krizi sırasında gördü. Çin; Japonya'ya yönelik ihracata gayriresmî bir ambargo uyguladığında, teknoloji devleri büyük bir panik yaşadı ve fiyatlar astronomik seviyelere çıktı. İşte o gün, Batı dünyası için büyük bir “uyanış çağrısı” oldu. Çin tarafından 2025’te de uygulanan bu kısıtlamalar, ABD ve Avrupa’daki otomotiv üretimini etkilemiş, nadir toprak mıknatıs fiyatları Batı’da Çin’in 6 katına kadar yükselmiştir.
BATI'NIN KARŞI HAMLESİ: “STRATEJİK OTONOMİ”
2010 krizi ve artan jeopolitik gerilimler, Çin’e bağımlılığı “stratejik bir felaket” olarak gören Batılı güçleri harekete geçirdi. ABD, Mineral Güvenlik İşbirliği (MSP) gibi yapılarla “Minerallerin NATO'sunu” kurmaya çalışırken, Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ile Çin dışı kaynakları teşvik etmeye başladı.
ABD farklı başkanlar döneminde bu konuya farklı şekilde yaklaşmıştır. Obama döneminde yerli üreticileri teşvik etme yönündeki girişimlerin başarılı olduğu söylenemez. Donald Trump birinci döneminde daha sonra yapacaklarının bir işareti olarak proaktif tutum sergilenmeye başlamış. NTE’ler kritik mineral olarak kabul edilmiş, yerel madenciliği geliştirmek için millî seferberlik ilan edilmiştir. Ancak ABD’nin Çin’e olan bağımlılıkları sebebiyle Çin’e yapılması beklenen ithalat vergilerini hayata geçirememiştir.
Donald Trump’ın son günlerde gündeme gelen ancak ilk olarak 2019 yılında ortaya atılan bir fikrini hatırlamakta fayda var. Trump’ın bu fikri ve neticesinde gelişen hamlesi, başka sebepleri olmakla birlikte zengin NTE potansiyeli yüzünden Grönland'ı Danimarka'dan para karşılığında ya da başka yollarla alma girişimi olmuştur. Ancak bu teklif Danimarka tarafından reddedilmiştir. 2026 yılında da bu konunun gündemi çok meşgul edeceği öngörülebilir. Zira Grönland’ın zengin NTE varlıkları ABD’yi cezbediyor. Yapılan araştırmalarda Grönland’da bulunan Kvanefjeld sahasının, dünyanın en büyük Nadir Toprak Elementi rezervlerinden birine (ve altıncı en büyük uranyum yatağına) ev sahipliği yaptığı ifade ediliyor. Bu sahada çıkarılması planlanan madenlerin işletme ortaklarından biri de Çinli bir kamu şirketidir. Bu da işi daha da karmaşık hâle getirebilir. ABD’nin tek NTE madeninde (Mountain Pass), çıkardığı cevherleri işlenmek üzere hâlâ Çin'e göndermesi de dikkati çekiyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde ABD, Ukrayna’ya desteği karşılığında Ukrayna’daki Nadir Toprak Elementlerine erişim hakkı elde etmiştir. Bu da ABD’nin her ortamda bu elementlere ne derece önem atfettiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
Avrupa tarafında ise 2023 yılında Avrupa Komisyonu kararı ile kabul edilen “Kritik Hammadde Yasası” ile 2030 yılına kadar stratejik ham madde ihtiyacının en az yüzde 10’unun kendi içinden çıkarılması ve yüzde 40’ının kendi tesislerinde rafine edilmesi gibi çok somut hedefler belirlendi. Ayrıca, tek bir üçüncü ülkeden (açıkça Çin'i hedef alarak) yapılan ithalatın, toplam tüketimin yüzde 65'ini aşmaması hedefleniyor. Bu hedeflerde Grönland’daki rezervlerin payı olduğunu düşünmek gerekir. Donald Trump’ın da buraya gözünü dikmesi ABD-AB ittifakında ve NATO iş birliğinde nasıl bir problem doğuracak zaman gösterecek. Bu noktada Arktik Bölgenin enerji jeopolitiği açısından -küresel iklim değişikliğinin sebep olacağı sonuçlarla birlikte- önemi daha da artıyor. Çünkü bölgeye olan uluslararası ilginin genellikle keşfedilmemiş hidrokarbon rezervleri ve kıtalar arası ticareti kısaltan yeni deniz rotalarından (Kuzey Denizi Rotası ve Kuzeybatı Geçidi) kaynaklandığı düşünülmektedir. Çin bu denklemin dışında kalmamak için kendini “Arktik’e yakın devlet” olarak konumlandırma hamlesinde bulunmanın yanında COSCO gibi devlet şirketleriyle Kuzey Denizi Rotası'nı ticari olarak kullanmaya da devam etmektedir.
DİĞER ÜLKELERİN DURUMU
Mücadele sadece Çin'e karşı yeni madenler açmakla sınırlı değildir. ABD Jeoloji Kurumunun (2024) verilerine göre dünya rezervlerinde Avustralya, Vietnam ve Brezilya öne çıkıyor. Ayrıca Avustralya, Malezya'daki rafinasyon tesisiyle Çin dışı en önemli aktör konumundadır. Rusya, 2030’a kadar küresel pazarda yüzde 12 payla ilk beşe girmek istemektedir. Ancak Rusya’nın mevcut üretimi çok düşüktür.
TÜRKİYE'NİN POTANSİYELİ: ESKİŞEHİR-BEYLİKOVA KEŞFİ
Türkiye, 2022 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı aracılığıyla Eskişehir'in Beylikova ilçesinde 694 milyon tonluk, dünyanın Çin’den sonra en büyük ikinci NTE rezervinin keşfedildiğini açıklamıştır. Bu rezervlerin işletilmeye açılması ülkemiz açısından çok önemli katkılar sağlayabilir. Bu elementlerin ham madde olarak çıkarmaktan çok daha öteye giderek işleme ve mamul madde hâline dönüştürebildiğimiz sürece enerji jeopolitiğinin önemli aktörlerinden biri olabiliriz. Ancak bu işleme faaliyetleri sırasında ortaya çıkabilecek problemleri minimize etmek için çevre hassasiyetine de dikkat etmek gerekiyor. Şu anki konjonktürde ABD ve AB’nin Çin’e olan bağımlılıklarını azaltmaya yönelik çalışmalarını düşündüğümüzde Türkiye için önemli bir fırsat kapımızda diyebiliriz. Kısaca bu keşif sadece bizim için değil, Batı dünyası için de kritik. Özellikle Avrupa Birliği'nin Çin’e olan bağımlılığını azaltma stratejisinde Türkiye, “yakın tedarikçi” rolüyle kilit bir ortak hâline gelebilir. Ancak burada bir “ama” var: Asıl mesele sadece o cevheri topraktan çıkarmak değil, yüksek teknolojili bir ürüne dönüştürecek rafinasyon teknolojisine sahip olmak.
SATRANÇ TAHTASINDA YENİ HAMLELER!
NTE; günümüzün enerji, teknoloji, savunma ve ekonomik politikaları üzerinde belirleyici bir faktör olarak 21. yüzyılın jeopolitik satranç tahtasında, petrolün 20. yüzyıldaki rolüne benzer bir rol oynamaya başlamıştır. Ancak bu oyunun kuralları farklıdır. Bu, sadece kaynağa sahip olmakla alakalı bir oyun değil onu en verimli, en temiz ve stratejik olarak en akıllıca işleyebilme yeteneğiyle ilgilidir.
Türkiye, Beylikova’daki bu büyük kartla masaya güçlü bir şekilde oturdu. Eğer biz bu ham cevheri katma değerli bir ürüne dönüştürecek teknolojik altyapıyı kurabilirsek, önümüzdeki on yılda sadece bir maden tedarikçisi değil, küresel teknoloji zincirinin vazgeçilmez bir rafinasyon ortağı olabiliriz.
Kısacası, yerin altındaki o "nadir" elementler, Türkiye'nin gelecekteki stratejik gücünün en önemli anahtarı olabilir. Yeter ki doğru teknoloji ve doğru jeopolitik konumlanma ile bu potansiyeli kinetik bir güce dönüştürelim. Velhasılıkelam, ülkemiz de bu potansiyele fazlasıyla sahip…

