Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Demografik dönüşüm ve Türkiye
0:00 0:00
1x
a- | +A

Doç. Dr. Ufuk Sözcü

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana geçen yüzyıllık süreçte ülkenin demografik yapısı köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Demografik dönüşüm modelinin ilk aşamalarında konumlanan genç ve hızlı büyüyen bir nüfus yapısından günümüzde düşük doğum oranları ve yaşlanan nüfus problemleri ile karşı karşıya olan bir topluma dönüşen Türkiye, bu farklılığı çok da uzun olmayan bir sürede tecrübe etmiştir.

“Demografik Dönüşüm Modeli”(Grafik 1), 1930’larda ortaya çıkan ve 1950’li yıllarda sistematik hâle getirilen bir modeldir. Modeli ifade eden şeklin alt kısmında görüldüğü gibi her döneme ait bir nüfus piramidi şekli vardır. Nüfus piramitleri, bir ülke nüfusunun yaş gruplarına ve cinsiyete göre dağılımını gösteren grafiklerdir. Bizlere ülkelerin gelişmişlik düzeyleri hakkında yeterli ipuçları veren bu piramitlerde meydana gelecek değişimler ülkelerin demografik olarak geçirdikleri dönüşümlere ışık tutar. Bu sayede ülkelerin nüfus politikalarının şekillenmesine katkı sağlar. Bu kontekste model, toplumların yüksek doğum ve ölüm oranlarından düşük doğum ve ölüm oranlarına geçiş sürecini beş aşamada açıklar.

GELENEKSEL EVREDE YAVAŞ NÜFUS ARTIŞI

Birinci aşama yüksek doğum ve ölüm oranlarının eşitlendiği, toplam nüfusun durgun kaldığı dönemdir. Türkiye, bu aşamayı Cumhuriyet öncesi ve “Erken Cumhuriyet Dönemi”nde yaşamıştır. Bu geleneksel evrede Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda uzun süren Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nın etkisiyle nüfus yapısı derin yaralar almıştı. Salgın hastalıklar (sıtma, verem), yetersiz beslenme ve anne-bebek ölümlerinin yüksekliği vefat oranlarını yukarıda tutmaktaydı. Bu devirde Türkiye demografik dönüşümün henüz başında tarım toplumunun karakteristik özelliklerini taşıyan bir yapıdaydı. Nüfus piramidi yüksek bebek ölümleri ve düşük hayat beklentisi sebebiyle geniş tabanlı ancak hızla sivrilen bir üçgen görünümündeydi.

NÜFUS ARTIŞI TEŞVİK EDİLDİ

Cumhuriyet devrinde ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış olup ülke nüfusu yaklaşık 13,6 milyon olarak tespit edilmiştir. Genç nüfusun süregelen savaşlarla hayatını kaybetmesi ve ülkenin yeni kurulmuş olmasından dolayı ekonomik gelişimini hızlandırmak gibi maksatlarla nüfusu artırıcı bir politika izleme ihtiyacı hasıl olmuştu. 1930’lu yıllardan 1960’lı yıllara kadarki zaman dilimi nüfusun patlama yaptığı dönem olarak kabul edilebilir. 1945 yılındaki nüfus sayımında binde 10’lara kadar gerileyen nüfus artış hızı; 1960 yılında yapılan nüfus sayımında ise binde 28,5 artış ile Cumhuriyet tarihinin (belki de bir daha yaşanmayacak) en yüksek nüfus artış oranına ulaştı. Bu dönemdeki artışlarda Balkanlardan ve diğer bölgelerden gelen göçlerin etkisiyle birlikte Hatay'ın ana vatana katılması da etkili olmuştur. Ancak nüfusun hızlı artışında bu faktörlerin etkili olmasının yanı sıra asıl faktör devlet tarafından ortaya konulmuş politikalardır. Devlet çok çocuklu ailelere ekonomik destek sağlama, altın madalya ile ödüllendirme, yol vergisinden muaf tutma gibi politikalar geliştirmişti. Yaşanan bu gelişmelerle Türkiye demografik dönüşüm modelinin 2. aşamasına geçiş yapmıştır.

NÜFUS PLANLAMASI ETKİLİ OLDU

Türkiye, 1980’li yıllardan 2000’li yıllara kadar doğum oranlarının düşmesine rağmen hâlâ ölüm oranlarının üzerinde olduğu geçiş sürecini yaşamıştır. Bu safhada ölüm oranlarındaki düşüş yavaşlamaya devam ederken asıl büyük değişim doğum oranlarında yaşanmıştır.

Bu dönüşümde 1960 ve 1965’te yaşanan en yüksek nüfus artış oranına ulaşılması da etkili olmuştur. Bu amaçla 1965 yılında nüfus planlaması kanunu çıkarılarak kürtaj belli şartlarda serbest bırakılmıştır. Aile planlaması hizmetleri legal hâle getirilmiştir. Yine 1965 yılında Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğü kurularak aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Devlet, nüfus artışını yavaşlatabilmek için bu konuyla ilgili kampanyalar başlatmıştır. Sağlık ocakları aracılığıyla modern doğum kontrol yöntemleri hakkında halk bilgilendirilmiş ve ücretsiz olarak ulaştırılmıştır. Bunların yanı sıra sosyolojik birtakım değişimler de bu süreci tetiklemiştir Bunlardan en önemlisi kentleşme olgusunun yaygınlaşmaya başlamasıdır. Kırsal kesimden şehirlere yapılan yoğun göç, aile yapılarını ve çocuk sahibi olma tercihlerini değiştirmiştir. Şehirlerde yaşama maliyetinin yüksek olması, barınma problemi ve kadınların iş gücüne katılımı ailede çocuk sayısını azaltan faktörlerden olmuştur. Özellikle kadınların eğitime katılma oranının artması doğurganlık oranıyla ters orantılı bir ilişkiye sebep olmuştur. Tüm bunların neticesinde 1985 sayımından itibaren 2007’ye kadar nüfus artış hızı düzenli bir şekilde azalmıştır. Bu da yavaş yavaş 4. aşamaya geçişe işaret etmektedir. Dördüncü aşamaya geçmeden önce bu dönemin bir özelliği diyebileceğimiz “Demografik Fırsat Penceresi” kavramına değinmek gerekir. “Demografik Fırsat Penceresi”: 15-64 yaş arasındaki çalışma çağındaki nüfusun, bağımlı nüfusa (0-14 yaş ve 65 yaş üzeri) oranla en üst seviyeye ulaştığı dönemi ifade eder. Bu fırsat ekonomik kalkınma için büyük bir potansiyel sunmaktadır. Türkiye bu pencereye 2000'li yılların başında girmiştir ancak yapılan analizler bu pencerenin beklenenden daha hızlı kapanmakta olduğunu göstermiştir.

Demografik dönüşüm ve Türkiye
Başlık ResmiDemografik dönüşüm ve Türkiye

NÜFUS KENDİNİ YENİLEYEMİYOR

Dördüncü aşama doğum ve ölüm oranlarının düşük seviyelerde dengelendiği dönemdir. Türkiye 2010 sonrasından itibaren bu aşamaya girmiştir. Bir ülke nüfusunun kendini yenileyebilmesi için kadın başına çocuk sayısının ortalama 2,1 civarında olması gerekiyor. 2000'li yılların başından itibaren Türkiye bu seviyeye yaklaşmış ve 2008'de bu eşiğin altına düşmüştür. 2025 yılına geldiğimizde bu rakam 1,5’e kadar gerilemiştir. Özellikle 2008 sonrası yaşanan bu azalma durumu politikacıları alarm durumuna geçirmiştir. Bu da nüfusu artırıcı politikalara geri dönülmesi anlamına gelmektedir. Son yıllarda hükûmetin doğum oranlarındaki düşüşü millî güvenlik problemi olarak tanımlaması ve en az 3 çocuk kampanyası başlatması buna somut örnektir. 2008 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen “en az 3 çocuk” söylemi fiilî nüfus politikasının temelini oluşturmuştur. Zamanlama olarak çok yerinde bir nüfus politikası değişimi girişimini başlatan bu yaklaşımla birlikte hükûmet doğurganlığı artırma adına nakdî teşvikleri devreye sokmuştur. Her çocuk için doğum yardımı yapılması, gençleri evliliğe teşvik etmek amacıyla çeyiz hesabı oluşturulması ve doğurganlığı desteklemek amacıyla 2017'de pilot olarak uygulanmaya başlanan büyükanne projesi bunlardan bazılarıdır. 2025 yılı itibarıyla aylık olarak 1. çocuk için 5 bin TL, 2. çocuk için 1.500 TL, 3. ve daha üzeri çocuk için 5 bin TL doğum yardımı yapılmaktadır. Aynı zamanda sosyal etkiyi artırma hedefiyle çekirdek ailenin önemi, anneliğin yüceltilmesi ve geleneksel toplumsal rollerin övülmesi gibi propaganda araçları da sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır.

Bütün bu çabalara rağmen ekonomik belirsizlikler, eğitim maliyetleri ve ebeveynlerin çocukları besleme ve büyütme endişeleri, eğitimdeki kadınların iş hayatında yer alma isteğinin artması ve neticesinde hem kadın hem de erkeklerde evlilik yaşının gecikmesi doğurganlığı negatif yönde etkilemeye devam etmektedir. Yine boşanma sayılarında yaşanan artışların dikkate alınması ile boşanmaların azaltılmasına yönelik çalışmalar ve erken evliliğin özendirilmesi gibi girişimler de gündeme gelmektedir.

Tekrar nüfus yükselmesinin kaydedildiği beşinci aşama, bazı gelişmiş ülkelerde görülüyor. Ancak Türkiye henüz bu aşamada değildir.

TÜRKİYE NÜFUSUNUN GELECEĞİNE DAİR PROJEKSİYONLAR

TÜİK projeksiyonlarına göre Türkiye nüfusunun 2053 yılına kadar yavaş bir artış trendini sürdürerek 93 milyon kişi ile tarihî zirvesini görmesi beklenmektedir. Bu tarihten sonra nüfus artışının negatife dönmesi ve gerilemeye başlaması öngörülmektedir. 2100 yılına gelindiğinde Türkiye nüfusunun 77 milyonun altına düşeceği tahmin edilmektedir. Günümüzde yüzde 10 civarında olan yaşlı nüfusun 2050 yılında yüzde 23'e 2100 yılında da yüzde 33'e kadar çıkması beklenmektedir. Yani yeni yüzyılla birlikte Türkiye’de her üç kişiden birinin 65 yaş ve üzerinde olması beklenmektedir. 0-14 yaş grubu şeklinde nitelendirdiğimiz çocuk nüfus günümüzde yüzde 21'ler civarında iken bu nüfusun 2050 yılına geldiğimizde yüzde 15'e 2100 yılına geldiğimizde de yüzde 12'ye kadar düşmesi öngörülmektedir. Bir başka deyişle 15-64 yaş arası dediğimiz çalışma çağı nüfusu oranı azalacak, nüfusun bağımlılık oranı artacaktır. Bu durum emeklilik sistemini, sağlık harcamalarını ve sosyal güvenlik sistemini ciddi şekilde zorlama potansiyeline sahiptir. 2100 yılında nüfusun üçte birinin yaşlı olduğu bir senaryoda emeklilik maaşları ve artan sağlık harcamaları bütçe üzerinde kaldırılması güç bir yük oluşturacaktır. Yaşlanan nüfus, sağlık erişimine olan talebin de yapısını değiştirecektir. Diyabet, demans ve kalp damar hastalıkları gibi kronik ve maliyetli hastalıkların yükü artacaktır. Huzurevi, yaşlı bakım merkezi gibi hizmetlere olan ihtiyaçlarda da patlama yaşanabilecektir. Ayrıca nüfusun azalması ve yaşlanması, uzun vadede askerî insan gücü havuzunu daraltabilir. Ayrıca iç pazarın küçülmesi yabancı yatırımlar için Türkiye’nin cazibesini azaltabilir.

Demografik Dönüşüm Modeli
Başlık ResmiDemografik Dönüşüm Modeli

BAMBAŞKA BİR SOSYAL YAPI TÜRKİYE’Yİ BEKLİYOR

Sonuç olarak; Türkiye’nin demografik yolculuğu, klasik demografik dönüşüm modelini hızlandırılmış bir şekilde yaşayan bir toplumun hikâyesidir. 100 yıl gibi kısa bir sürede yüksek doğurganlık ve yüksek ölüm oranlarından, düşük doğurganlık ve düşük ölüm oranlarına geçilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘nüfus güçtür’ paradigmasından, 1960’lı yıllardaki ‘planlı aile’ anlayışına ve 2010 sonrası dönmede yeniden yükselen ‘nüfus bekadır’ söylemine kadar uzanan bu süreçte, günümüzde Türkiye demografik dönüşüm modelinin 4. aşamasının sonlarına konumlanmaktadır. Gelecek projeksiyonları 21. yüzyılın ikinci yarısında bambaşka bir sosyal yapıyla karşılaşılabileceğini öngörmektedir. Bu bağlamda politikacı yapıcıların sadece nüfus artışına odaklanmak yerine, yaşlanan nüfusa uygun sağlık ve sosyal güvenlik reformlarının hayata geçirmesi, eğitim kalitesini artırarak azalan iş gücünün verimlinin yükseltmesi gibi birtakım tedbirleri hayata geçirmesi beklenmektedir. Doğum oranlarını artırmaya yönelik ekonomik teşviklerin yanı sıra sosyolojik yaklaşımların da dikkate alınması gerekmektedir.

Özetle Türkiye'nin demografik dönüşümü hızla tamamlanıyor. Doğru ve dengeli politikalar uygulanmazsa düşük doğurganlık ve hızlı yaşlanma uzun vadede sosyal ve ekonomik sıkıntılara sebep olacağı gibi güvenlik açısından da ciddi riskler doğurabilir.

Geniş Açı - Fikir ve tartışmada son yazılar...