PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
Hürriyet şâirlerinin birleştikleri nokta saltanat ve özellikle de Abdülhamîd Han düşmanlığıdır. Enteresandır, Abdülhamîd’e karşı çıkanların çoğu sonraki devirden rahatsız olarak bunları şiirlerinde dile getirmişlerdir. Âkif ve Fikret’te bir pişmanlık değil, güvendikleri yeni idârecilerin Sultan Abdülhamîd’i mumla aratmasından doğan bir hayal kırıklığı varken, Rızâ Tevfîk tam bir pişmanlıkla bu vebâlin ezikliğini yaşar.
Osmanlı târihini incelerken bâzı devrelere daha dikkatli eğilmek gerekir.
Osmanlı, baba-oğul halef-selef nizâmına dayanan köklü Türk geleneğini sürdürmüştür. Avrupa’nın kadın yöneticileri geleneği Osmanlıda olmasa da bâzı zaaf dönemlerinde vâlide sultanlar, zımnen (dolaylı olarak) kendilerini yönetici pozisyonunda bulmuşlardır.
“İbnü’l-Hatîb’in kadınlar için söylediğini düşünmez misin? Şerîat hükümlerinin birçoğunda kadınlar erkeklere bağlı olarak yükümlülük almışlardır. Kadınların bir yönetim yetkileri yoktur.” (İbni Haldun Mukaddime II Onur Yayınları 1989 s.49)
Her şeye rağmen 1300-1870 arası yıllar bir imparatorluğun içindeki tabîî vak’alar olarak görülebilir. Ama 1870 ve sonrası; 1920-1997 arası kazıldıkça toprak altından neler çıkar neler… Bâzı dönemlerin toprak altı kazılarına izin verilmediği için târihin sisli perdeleri arasından el yordamıyla kısmen bâzı gerçeklere ulaşmak mümkün olabilmiştir. Çok gariptir ki târihimize âit bâzı belgelerin açığa kavuşturulmasında özellikle Batı’nın son dönemlerdeki her kitabı vesika gibi kabûl edilen Lord Kinross, Arnold Toynbee, Babinger, David Hotham vb. yazarların kitaplarına i’tibâr edilmiştir.
Batılı oryantalistler Osmanlı târihi hakkında doğruluğa tam riâyet etmemişlerdir. Hammer de tam târihe bağlı kalmamıştır.
Harf İnkılâbı’ndan sonra elde kalabilen belgeler, tapu tahrîr defterleri, şer’iyye sicilleri, mühimme defterleri, vak’anüvis kayıtları nettir, doğrudur. Bunların elde kalanlarının tahrîf edilme riskleri zâten bulunmamaktadır.
Târihimizde Türk’e düşman olan Çin, Bizans, Fars ve Yunan kaynakları bile son devir kaynakları kadar sapma göstermemiştir.
Meselâ Fars kaynakları Alp Er Tunga’nın hayâtını Afrayâb diye anlatırken çok fazla tahrîfat yapmamışlardır.
Târihî varlığı son zamanlarda tartışılan hattâ inkâr edilen Kürşad’ı (Kür Şad) birçok târihçiler de kabûl eder. Bu kahramânın adı Çin kaynaklarında muhtemelen Chieh She Shuai olarak geçer. Çocukluk adının Şu Tigin olduğu kanaati vardır. Kür Şad’ın babasının adı muhtemelen Çulug Kagan’dır. Çin kaynaklarında da bu konuda bilgiler vardır.
Yine Çin kaynaklarında bir Türk Destânı’nın adı “Siyen Pi” olarak geçer. Kahramânının adı da Tan Şe Hoay’dır. Bu destan kahramanı bir yabgudur.
Son devir târihimiz ise yanlış bilgilerle doludur. Arşivlerin hâlâ tamamen açılmamış olması ayrı bir garipliktir. Bu nasıl bir şeydir. Milletin kaynakları millete tam açık değildir. Belgeler kilitli sandıklar altında saklı târih olarak kalmaktadır. Açılan belgelerin okuyucuları da son derece kısıtlıdır.
BİR ŞEHÂDET VE GİZLENEN İHÂNET
Târih sapmacılığı Sultan Abdülazîz’in şehâdetiyle başlamıştır. Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın yaptığı gizli darbe ile İttihâdcı çetelere kapı açılmış ve o darbe geleneği yakın târihimize kadar sürmüştür. (12 Eylül 1980)
Özellikle 1876’lı hal’ler, 1900’lü yıllardan sonra suikastlar, ortalıkta kol gezen tetikçiler, devleti hiçe sayan eşkıyâ zâbitan grupları ve bütün bunların sonunda yıkılan Osmanlı Devleti… Zamânımızda kendilerini İttihâdcıların devâmı olarak görenlere ne denebilir ki?
Bâzıları İTC’yi yasal bir parti olarak görür, ama o zamanda onlara karşı çıkanların âkıbetinin ne olduğu mâlumdur.
Sultan Abdülhamîd’i devirmek için Hristiyan Makedon çetelerinden medet umanlar, yaptığı işin ne kadar yanlış olduğunu anlasalar da iş işten geçmiştir.
MUHÂLİF ŞÂİRLER
İslâmî hareketin o dönemdeki savunucusu Mehmed Âkif’in, Hilâfet ve Şer’-i şerîf’in uygulayıcısı bir sultâna karşı kînini anlamak mümkün değildir! Aslında bu dîni bütün şâiri bu hâle getiren Cemâleddin Efgâni ve Mason M. Abduh’dur. Bunların Abdülhamîd’e düşmanlıkları, Koca Sultân’ın sapık fırkalara karşı yürüttüğü amansız mücadeleden kaynaklanmaktadır. Yoksa Âkif’in, bütün inançlarını inkâr eden Fikret’e karşı İslâm’ı müdâfaası elbette takdîre şâyandır. Enteresandır, Abdülhamîd’e karşı çıkanların çoğu sonraki devirden rahatsız olarak bunları şiirlerinde dile getirmişlerdir. Âkif’in “Hürriyet” şiiri, Fikret’in “Han-ı Yağma”sı, Rızâ Tevfîk’ın “Sultanhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” vb.
Âkif ve Fikret’te bir pişmanlık değil güvendikleri yeni idârecilerin Abdülhamîd’i mumla aratmasından doğan bir hayal kırıklığı varken, Rızâ Tevfîk tam bir pişmanlıkla bu vebâlin ezikliğini yaşar.
Şimdi bu paradoksal şiirlerden size bâzı örnekler sunalım:
“HÜRRİYET” ŞİİRİ
“Hürriyeti aldık! Dediler gaybe inandık/// Eyvah bâziçede (oyunda) bizler yine yandık. ///Cem’iyyette bir fırka dedi tefrika çıktı///Sapsağlam iken milletin erkânını (direğini) yıktı Efsâne fakat gâye deyip az mı didindik ///…… Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda///Elverdi gidenler acıyın eldeki yurda (Gezi Parkı Şiiri’nden)
Âkif bu şiirinde İttihâdcıların içyüzünü açıklamış.
Yine onun “Süleymâniye Kürsüsünden” şiirinden çarpıcı bir bölüm sunalım:
Bir de İstanbul’a geldim ki bütün çarşı pazar ///Nâradan çalkanıyor” Öyle ya hürriyet var/// Galeyan geldi mi mantık savuşurmuş doğru/// Vardı aklından o gün herkimi gördümse zoru///
…..
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirinden ///Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden///
…..
Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük/// Dinliyor kaplamış etrâfını bir sürü hödük /// Ne devâirde (idâre edilme) bir hükûmet ne ahâlide bir iş ///Ne sanâyi ne maârif ne alış var ne veriş///Çamlıbel sanki şehir zâbıta yok râbıta yok /// Aksa kan sel gibi bir durduracak vâsıta yok///Zevk-ı hürriyeti onlar daha çok anlamalı /// Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı …
…..
Türlü adlarla çıkan nâ mütenâhî gazete ///Ayrılık tohumu bol bol ekiyor memlekete/// İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit /// Bularak fuhuş ekiyor salma gezen bir sürü it/// Yürüyor dîne beş on maskara alkışlanıyor ///Nesl-i hâzır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor ///
Dediğimiz gibi Âkif’in şiirlerinde pişmanlık değil getirdikleri rejimin hayâl kırıklığı gözlenir. Aynı Âkif çok kısa bir dönem evvel Abdülhamîd için şöyle diyordu:
“Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/// Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun İblîs’e/// Ortalık öyle fenâ öyle müzebzeb (karışık) işler /// Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer/// Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek ///Otuz üç yıl bizi korkuttu şerî’at diyerek.”
Vatan ve İstiklâl Şâiri Âkif, yine de kimseye yaranamadı. Sağlığında “İrticâ 906” kod şifre ile câsus muâmelesi gördü. Meclis’te konuşturulmadı. Mısır’a kaçtı. 1936’da ölümünden evvel yurda döndü. Cenazesine katılım devlet eliyle yasaklandı.
***
Gelelim T. Fikret’e. Müzmin muhâlif ve dînini inkâr eden Fikret de İttihâdcılardan hayâl kırıklığına uğrayanlardandır; “Ne umduk ne bulduk!” diyenlerden...
Onun “Sis” şiiri hem devlet hem İstanbul hem de İstanbul’da medfûn Sahâbe, evliyâ ve şühedâ için büyük hakâretler içerirken, “Hân-ı Yağma” şiirinde aynı Fikret, umduğunu bulamadığı İttihâdcıların yolsuzluklarından da acı bir şekilde yakınır.
“HÂN-I YAĞMA” (YAĞMA SOFRASI)
“Bu sofrada efendiler ki iltikâma muntazır (bu sofra yenilmeyi bekliyor) /// Huzûrunuzda titriyor bu milletin hayâtıdır/ ///Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ (İştah açan sofra) sizin/// Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.”
Yine Fikret’in bir diğer şiirinde Abdülhamîd’e suikast yapan bir Ermeni’yi alkışlaması tam bir yüz karasıdır. Bir Osmanlı vatandaşının kendi pâdişâhını ve halîfesini öldürmek isteyen bir komitacıyı övmesi gerçekten şaşılacak bir hâdisedir. Şâirin bu eylemin bir anlık gecikmesiyle hayatta kalan Sultan için yazdığı şiir de şudur:
“SİS”
“Ey sahn-ı mezâlim evet ey sahne-i garrâ /// Evet ey sahne-i zî-şa’şaa-i hâile pîrâ (Ey gösterişli zulümler sahnesi, fâciâ ile süslenen sahne) Ey köhne Bizans ey koca fertût-ı musahhir /// Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir (Ey büyüleyici bunak, ey köhne Bizans. Ey bin kocadan arta kalan bâkire dul.) Milyonla barındırdığın ecsâd arasından /// Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşân (Milyonlarla barındırdığın toprak altı cesetlerden alnı ak ve parlak olarak çıkan kaç kişi vardır?)
Veyâ onun Abdülhamîd’e kin kusan şiiri Edward Joris adlı bir teröristin tertipleyip bir Ermeni tarafından uygulanan sû-i kasdi övmesi nasıl acı bir şeydir! 1905’teki bu hareket akîm kalınca çok üzülen Fikret şu şiiri yazmıştır.
BİR LAHZA-İ TE’AHHUR (BİR ANLIK GECİKME)
“Bir darbe bir duman ve bütün bir gürûh-ı sûr /// Bir ma’şer-i vaz’-ı temâşâ haşîn akûr (Bir patlama ve bir duman bütün bir şenlik alayı, bir seyir alanı ki kızgın ve sert) Tırnaklarıyla yed-i kahrın didik didik, yükseldi gavr-ı cevve bacak kelle kol kemik (Tırnaklarıyla kahredici bir elin fiiliyle kelle bacak kol ve kemik havaya yükseldi)
“Ey darbe-i mübeccele ey dûd-i müntekıym /// Kimsin nesin bu savlete sebep ne kim (Ey şanlı patlama ey intikam dumanı, kimsin nesin seni bu işe yönlendiren kim?) /// Arkanda bin nigâh-ı tecessüs ve sen nihân /// Bir dest-i gâibi andırıyorsun rehâ feşân (Arkanda binlerce meraklı bekleyen var ve sen kayıpsın ama kurtuluş saçan bir gizli el gibisin) /// Ey şanlı avcı dâmını bîhûde kurmadın /// Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın (Ey şanlı avcı tuzağını boş yere kurmadın, attın ama ne yazık ki vurmadın) Bir kavmi çiğnemekle bugün eğlenen denî /// Bir kâhza-i te’ahhura medyûn bu keyfini” (Bir milleti çiğnemekle bugün eylenen alçak, bu keyfini bir anlık gecikmeye borçludur. )
YA NÂMIK KEMÂL?
Nâmık Kemâl de “Vatan ve hürriyet şâiri” diye anılır, ama şiirlerinin bir kısmı Abdülazîz ve Abdülhamîd aleyhine yazdığı mısrâlarla doludur. “Hürriyet Kasîdesi” de Rus veyâ bir diğer milletin işgâl ve zulmüne karşı değil, en ılımlı pâdişahlardan olan Abdülazîz’e karşı yazılmıştır. Gerçi onu muhâlefet dozunu kaçırdığı işin Magosa’ya yollayan Abdülazîz’di, ama Abdülhamîd de kendisine en önemli devlet görevleri tevcîh etmiştir. Bu dönem Tanzîmât şâirlerinde Batı demokrasisi sevdâsı onları devlete karşı cephe almaya zorlamıştır. Aydınların çoğunluğu meşrûtî krallık sevdâsı için devleti zaafa uğratmışlardır.
İşte onun devlete ağır yüklenmeler yapıp gençliği tahrik eden “Hürriyet Kasîdesi”nden bâzı beyitler:
“HÜRRİYET KASÎDESİ”
…..
“Muıyni zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir /// Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insâfa hizmetten (Zâlimin yardımcısı kötülük sâhipleri olduğu gibi, insafsız avcıya hizmet etmekten de zevk alan köpektir) Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet /// Kaçar mı bir cân için meydân-ı gayretten (Hürriyet kavgası ateş ve korku dolu olsa da mert olan bir can için gayret meydanından kaçar mı?) Kemend-i can-güdâzı ejder-i kahr olsa da cellâdın ///Müreccahdır yine bin kerre zencîr-i esaretten (Cellâdın can eriten kemendi kahır ejderi olsa bile esâretten bin kerre daha tercîha lâyıktır.) Civanmerdân-ı milletten hazer gavgâdan ey bîdâd ///Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-ı hamiyetten (Ey zâlim, milletin gençleriyle kavgayı bırak; zulüm kılıcının ateşi vatanseverlik kanında erir.) Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyyet /// Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten.” (Zulüm ve adaletsizlik ile hürriyeti yok etmek mümkün değildir, eğer yapabilirsen insandan düşünceyi kaldır.)
Şiir, 1867’de Abdülazîz dönemi için yazılmıştır.
Aslında bu şâirlerin hiçbirisi pişmân olduklarını beyân etmemiştir, ama en sâdık İttihâdcılardan biri olan Rızâ Tevfîk’ın uzun tövbe ve pişmanlık şiirinden iki kıt’a yazarak nedâmetin nasıl olduğunu görelim:
“Nerdesin şevketli Sultân Abdülhamîd Han/// Feryâdım varır mı bârıgâhına/// Ölüm uykusundan bir lâhza uyan /// Şu nankör millerin bak günâhına.
Dîvâne sen değil meğer bizmişiz /// Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz /// Sâde deli değil edepsizmişiz / Tükürdük atalar kıblegâhına.”
İşte böyle, hürriyet şâirlerinin birleştikleri nokta saltanat ve özellikle de Abdülhamîd Han düşmanlığıdır. Bunlardan en çok üzüldüğümüz ise İstiklâl Marşı gibi âbide şiirlerin sâhibi Âkif’tir. Tabîî ki o, İslâmî yönden diğerlerinden farklıdır. Rabb’im hepimizi afv eylesin.

