Cambaza bak!

A -
A +
Mehmet Ali Özbudun   Araştırmacı gazetecilik dedikleri tam da bu olmalı. Hem de “cambaza baktıran” cinsinden! Sam Amca’nın medyası, “iktidar ve bölüşüm kavgası” kapsamında, Trump’ın gerçek dışı beyanlarına ilişkin derin analizler döktürüyor. The New York Times Grafik Yönetmeni Stuart A. Thompson ve köşe yazarı David Leonhardt, Trump'ın yalanlarını, Obama’nın yalanlarıyla mukayese eden bir çalışma yapmış. Ayrıntılı yalan listesini Twitter’da da paylaşan Thompson, “Trump’ın yalanlarını yayınlamak istedik. David Leonhardt ve bana kocaman bir sayfa lâzım” diyor. Sonuçlar ilginç: -Trump, 298 günde 1628 tane yalan söylemiş. - Yaklaşık 10 ay içinde, Obama’nın 8 yıl içinde söylediği yalanların 6 misli yalan üretmiş. - Mevcut verilere göre, Trump’ın günlük ortalama yalan performansı 5,5 olarak hesaplanmış. Bir süredir, ABD Başkanı’nın söylemlerini “hezeyan” olarak niteleyen ve Başkan’ın akli dengesini sorgulayan uzmanlar medyada boy gösteriyor. Bir grup psikiyatr, Başkan Trump’a “habis narsisizm”(malignant narcissism) teşhisi koymuş. Teşhis resmiyet kazanırsa, ABD Anayasası’nın 25. Maddesi uyarınca Trump’ın görevden el çektirilmesi gündeme gelecekmiş. Bitmedi… Michael Wolff 'un yazdığı, Trump'ın Beyaz Saray'daki bir yılını anlatan, "Fire & Fury-Inside the Trump White House- Ateş ve Öfke: Trump'ın Beyaz Sarayı'nın İçinden" isimli kitap, deyim yerindeyse, tüy dikti. NBC'nin bir programına katılan Wolff, Trump'ı " Dünya’ya gelmiş en güvenilmez insan" olarak nitelendirdi. Ne var ki, Trump ve yakın çevresi, yalanları “alternatif gerçekler” olarak değerlendirmeye devam ediyor. ABD eski Başkanlarıyla ilgili enteresan bir kıyaslamadan söz edilir: -Abraham Lincoln, yalan söylemeyi beceremezmiş-Richard Nixon, doğru söyleyemezmiş-Ronald Reagan, doğru ile yanlış arasındaki farkı bilmezmiş Kafaları tırmalayan soru şu: -Trump, selefleri ile karşılaştırıldığında nereye oturtulmalı ya da yukarıdaki liste nasıl güncellenmeli? Hemen belirtelim ki, Trump için, “Tam bir klinik vaka, hiçbirine benzemiyor” diyenler olduğu gibi,  “Nixon ve Reagan’ın ideal bir bileşimi” diyenler de var.   “Adamlarda ne demokrasi var!”   Hatırlatmak gerekirse, Başkan Nixon, “Watergate” diye anılan dinleme rezaletinden sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Başkan Reagan ise, “Irangate” diye nitelenen silah ticaretinin akabinde karizmayı çizdirmişti. Başkan Clinton da bir skandala bulaştı. İlk önce reddetti, daha sonra kendisine yönelik ithamları kabul etti ve özür diledi. İşte o günlerde, tüm magazin medyası bayram yapıyordu. Bir Cumhuriyetçinin Kongre’de yaptığı konuşmayı hiç unutmuyorum. Başkan Clinton’a bakarak, “Kandırdın…” diye başladı; verdi, veriştirdi: -Aileni kandırdın!-Ulusu kandırdın!-Beyaz Saray’ı kandırdın!-Kongre’yi kandırdın! Biraz durakladı ve ilave etti: -Dünyayı kandırdın! Böylece, skandal küreselleşmiş oluyordu. Bu manzarayı gören üçüncü dünya aydınları, “Adamlarda ne demokrasi var be kardeşim! Bizimkiler, ayaküstü yüz tane yalan söylüyor, ama hiçbir şey olmuyor” diye yutkunuyordu. Çok geçmeden, Başkan Clinton, ABD halkına seslenen duygusal bir konuşma yaptı ve itiraflarını sıraladı:  “…İnsanları, hatta kendi eşimi bile aldattım. Bunun için çok müteessirim…” Demokratların 2004 seçimindeki sloganlarından bir tanesi şöyleydi:  “Clinton yalan söylediğinde, hiç kimse ölmedi!” (Sloganın orijinali, daha veciz ve kafiyeli: When Clinton lied, no one died!) T-shirtleri ve posterleri süsleyen bu slogan, G.W. Bush’un yalanlarına ve Irak’ın işgaline atıfta bulunuyordu. Gerçekten, Clinton yalan söylediğinde ve itiraf ettiğinde kimse ölmedi, ama First Lady Hillary Clinton’un sakinleştirici, Monica Lewinsky’nin ise psikolojik yardım aldığını gazetelerden öğrendik.   Gaye, vasıtayı meşru kılar!   Ünlü İngiliz diplomat Henry Wotton’a sormuşlar: -Bir büyükelçi nasıl olmalı? Cevap şöyle: -Bir büyükelçi, ülkesinin çıkarlarını korumak için, “yalan söylemek üzere” yurt dışına gönderilen “dürüst” adamdır. Yani.. Yanisi şu: - Gaye, vasıtayı meşru kılar.
İngiliz Başvekil Winston Churchill, kafayı çektiğinde şöyle dermiş:
-Savaş zamanı gerçek o kadar kıymetlidir ki, yalanlardan örülen bir duvarla korunur!
Sadece savaşta mı? Savaşlar, yalan kesafetini artırır, ama barış ortamı da pek steril değildir. Dezenformasyon fırtınası ya da enformasyon terörü, görülen lüzum üzerine, sık sık işbaşı yapar. Gerçek, ayakkabılarını giyene kadar,  kuyruklu yalan, tüm dünyayı birkaç defa dolaşır!
Yalan performansı bakımından tarihe geçen bir çok şahsiyet var. Hitler, Mussolini, Franco, Stalin gibi diktatörlerin sadece zulümleriyle değil, palavralarıyla da ünlü olduklarını biliyoruz “Biz tereyağı yemedik, top yaptık!” sözü ile tarihe geçen Nazi Almanyası’nın propaganda nazırı Goebbels, Hitler’in yalanlarını kitlelere enjekte etmekle görevliydi. Velhasıl... Batı kapitalizmi, kullanmadık istismar etmedik hiç bir şey, ama hiçbir şey bırakmamış. “Kapitalist ülkelerde, yalan da dâhil olmak üzere, fiyatı olan her şey üretilir” sözü boşuna söylenmemiş.   Cambazlar muhtelif…   Aslında, “Cambaza bak” diye bilinen operasyonlar, bir dizi yeni enstrüman ve aktörle tam gaz devam ediyor. Cambaz bir tane değil ki… Cambazlar muhtelif. Cambaz ve seyirci ilişkisini özetleyen Latince deyimler de var. Bunlardan biri, “Argumentum ad nauseam” yani “Kusturana kadar tartışmak.” Demek ki bu hastalık, tarihin derinliklerinden geliyor. Kusturana kadar tartışmak ve didişmek, boşuna değil. İşin kötüsü, bu illet, bir hayat tarzına dönüşmüş durumda. Neden mi? Şehir efsanelerinin üretilmesi, kitlelerin uyutulması ve yönlendirilmesi, böyle gerçekleştiriliyormuş. Egemen ideoloji,  sömürgeci egemen sınıfın ya da sınıfların ideolojisidir. Yalan,  sömürgeci egemen sınıfların ideolojilerinin “ayrılmaz” ve “olmazsa olmaz” bir parçasıdır. En büyük yalan, egemen ideolojinin, yani egemen sınıfların yalanıdır. Dezenformasyon, küresel alanda etkili bir propaganda malzemesi olarak, her zaman egemen ideolojinin emrinde.               * * * II. Dünya Savaşı’nın (ya da II. Paylaşım Savaşı’nın!) sonunda yeniden yapılanan kapitalist dünya, 11 Eylül 2001’den sonra, çok kapsamlı bir bölüşüm kavgasının sancılarını yaşıyor. İkiz kulelerin tozu dumanı altında düşünmeye devam ediyoruz. Bir yalan düşünün ki,  askerî, politik ve ekonomik bir güç tarafından üretiliyor ve pazarlanıyor. Böyle bir yalan ve onun taşeronları ile baş edebilmek gerçekten çok zor. Global emperyalizmin yalanı da global oluyor. Dolayısıyla, yalanların küreselleşmesini normal karşılamak gerekiyor. Böylesine kapsamlı ve kaotik bir senaryoda, bizim coğrafyamıza da bir dizi rol dayatılıyor. Ankara’yı bunaltan müzmin sıkıntıların ve kaşıntıların önemli bir bölümü, buradan kaynaklanıyor. Bir başka deyişle… -Gerçek o kadar kıymetli ki, yalanlardan örülen bir duvarla korunuyor!   ***************************   Herkesin cambazı kendine!ABD’de gazeteleri kimler okuyor?
İşte cevabı…
THE WALL STREET JOURNAL: Ülkeyi “gerçekten yönetenler” okur.
THE NEW YORK TIMES: Ülkeyi “yönettiğini zannedenler” okur.
THE WASHINGTON POST: Ülkeyi “biz yönetmeliyiz” diye düşünenler okur.
USA TODAY: Ülkeyi “biz yönetmeliyiz” diye düşünen, fakat THE WASHINGTON POST’u anlamayanlar okur.
THE LOS ANGELES TIMES: Ülkeyi “eğer vakit bulurlarsa, yönetmekte sakınca görmeyenler” okur.
THE BOSTON GLOBE: Ülkeyi “babaları ve dedeleri yönetmiş olanlar” okur.
THE NEW YORK DAILY NEWS: Ülkeyi “kimlerin yönettiğinden pek de emin olmayanlar” okur.
THE NEW YORK POST: “Bir skandal patlamadıkça,  kimlerin yönettiğini hiç dert etmeyenler” okur.
THE SAN FRANCISCO CHRONICLE: “Kimin yönettiğine kafayı takmayanlar” okur.
THE MIAMI HERALD: “Başka bir ülkeyi yönetenler” okur.
            ***

Ne diyelim? Demek ki, pazar, bir güzel paylaşılmış.
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.