Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Batı’nın şaşmayan pusulası: ‘Biz’ ve ‘Ötekiler’ üz...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Doç. Dr. Ufuk Sözcü

Avrupa’da rüzgârın yönü değişti. “Biz ve Öteki” ayrımı artık din ekseninden çıkıp akılcılık, sanayi ve medeniyet üzerine kurulmaya başladı. Aydınlanma düşünürleri, insanlık tarihini ilkellikten medeniyete uzanan tek yönlü bir yolculuk olarak gördüler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu yolun en zirvesinde hukuku ve bilimiyle Avrupa otururken, dünyanın geri kalanı bu gelişim merdiveninin alt basamaklarında takılıp kalmış “geri kalmış” toplumlardı!

İnsanlık tarihine dönüp baktığımızda, aslında devasa bir “tanışma” ve hemen ardından gelen bitmek bilmez bir “tanımlama” serüveni görürüz. İster ferdi ister sosyal olsun kimliklerimizi öyle boşlukta süzülen, dış dünyadan kopuk bir fanusun içinde inşa etmiyoruz. Aksine, kim olduğumuzu bulurken her zaman dışarıdaki bir “öteki”ne varoluşsal bir ihtiyaç duyuyoruz. Tıpkı yönümüzü bulmak için bir pusulaya ve bir kuzeye ihtiyaç duymamız gibi; kendimizi tanımlamak ve bir yere ait hissetmek istediğimizde de mecburen sınırlar çiziyoruz. Usta düşünür Cemil Meriç’in o isabetli tespitiyle söylersek; bireyler veya toplumlar olarak göğsümüzü gere gere “Biz” diyebilmek için, kendi dışımızda kalan ve genelde bize zıt gibi algılanan bir “Onlar” kategorisi oluşturmak zorundayız.

Avrupa’nın fikir tarihine felsefi ve sosyolojik bir gözle baktığımızda da kıtanın gelişimini tetikleyen ana argümanlardan birinin bahsettiğimiz “Biz ve Öteki” ilişkisi olduğunu net bir şekilde fark ederiz. Üstelik tarih boyunca bu öteki, öyle yerinde sayan, sıkıcı ve sabit bir realite olmamış; tam tersine, dünyadaki güç dengeleri değiştikçe ve toplumlar buhranlar yaşadıkça sürekli güncellenen, âdeta kullanışlı bir kurgu fonksiyonu görmüş. Avrupa kendi benliğini kurarken sadece coğrafi haritalarla yetinmemiş, kafaların içindeki kültürel sınırları da hep bu öteki üzerinden derinleştirmiş. Gelin, Orta Çağ'ın o taş duvarlı kiliselerinden çıkıp bugünün modern metropollerindeki göçmen mahallelerine kadar uzanan bu büyük kimlik inşası yolculuğunun izini birlikte sürelim.

ORTA ÇAĞ: SOĞUK TAŞ DUVARLAR VE "KÂFİRLER"

Avrupa fikrinin homojen bir kimlik olarak tarih sahnesine çıkışı, aslında Antik Roma İmparatorluğu'nun o ihtişamlı çöküşünden sonra başlıyor. O dönemde kıtayı saran siyasi boşluğu Katolik Kilisesi doldurunca işler değişiyor. O yıllarda birine “Avrupa” dediğinizde aklına bugünkü gibi sınırları belli coğrafi bir kıta değil, düpedüz “Hristiyanlık Âlemi” geliyordu. Ancak Kilise'nin bu bütünlük algısını ve kendi iç otoritesini sağlam tutabilmesi için bir şeye ihtiyacı vardı: Dışarıdakileri “kâfir”, “pagan” veya “sapkın” olarak etiketlemek. Çünkü o inanca göre kurtuluşun tek adresi Kilise'nin sınırları içiydi; dışarıdaki herkes ilahi düzene bir tehditti.

İşte tam bu atmosferde, İslamiyet’in doğuşu ve Müslümanların Endülüs Emevileri aracılığıyla İspanya üzerinden Avrupa'nın kapılarına dayanması, Hristiyan dünyasında tam anlamıyla deprem etkisi oluşturdu. Yüzyıllardır kendi içine kapalı, sessiz sakin bir tarım toplumu olarak yaşayan Avrupa, karşısında yenilikçi ve askerî açıdan güçlü bir öteki bulunca fena hâlde paniğe kapıldı. Avrupa kendi eksiklikleriyle mantıklı bir şekilde yüzleşemediğinde, en kolaya kaçıp bütün korkularını bu yeni ötekine yansıtmayı seçti.

Kilise, içerideki bitmek bilmeyen feodal kavgaları, prenslikler arası savaşları ve derin yoksulluğu unutturmak için Müslüman düşmanlığı imgesini ustalıkla bir çimento gibi kullandı. Hristiyan din adamlarının o ateşli vaazları, Orta Çağ'ın zihinlerine Doğu'nun abartılı ve canavarlaştırılmış masallarını ekiyordu. Kısacası, Avrupa kendi ruhsal saflığını ve üstünlüğünü kanıtlayabilmek için ötekinin kesinlikle günahkâr bir “kötü adam” olmasına muhtaçtı.

HAÇLI SEFERLERİ VE MATBAADAN YAYILAN "TÜRK KORKUSU"

Batı'nın zihnindeki bu kurgusal ötekinin en somut ve maalesef en kanlı deneme tahtası hiç şüphesiz Haçlı Seferleri oldu. Papa II. Urbanus'un o meşhur çağrısıyla başlayan bu seferler, aslında dağınık Avrupa fikrinin bir “kutsal savaş” etrafında kenetlenip ilk defa net bir politik kimliğe bürünmesine yol açtı. Yani mesele sadece gidip Doğu'nun zenginliklerine el koymak değildi; Avrupa bu savaşlarla aslında kendi varoluşunu, kendi "Biz"ini tanımlıyordu. Kendilerini “Tanrının Ordusu” ilan eden Haçlılar, karşılaştıkları insanları vahşi, zalim ve kana susamış paganlar olarak resmetmekten hiç çekinmediler. Ne de olsa bir toprağı işgal etmenin vicdanları rahatlatan en kolay yolu, karşınızdakini laftan anlamaz, irrasyonel bir “barbar” olarak etiketlemekten geçiyor.

İlerleyen yüzyıllarda Anadolu'nun Türkleşmesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'u alıp Avrupa içlerine kadar ilerlemesi, bu dışlama refleksini devasa bir psikoza, o meşhur “Türkenfurcht” (Türk Korkusu) sendromuna dönüştürdü. Öyle ki, Rönesans Avrupası'nda Osmanlılar, yoldan çıkmış Hristiyanları cezalandırmak için gönderdiği bir “Tanrı'nın Kırbacı” gibi algılanıyordu. İşin içine bir de matbaanın keşfi girince, bu muazzam korku basılı broşürler yoluyla halkın en alt kesimlerine kadar yayıldı. O devrin çizimlerine baksanız, Türklerin hamile kadınlara zulmeden, bebekleri mızraklayan insanlıktan çıkmış barbarlar olarak gösterildiğini görürsünüz. İşin en trajikomik yanı ise şuydu: Gerçekte o dönemde Osmanlı ordusu, topçu birlikleri ve modern lojistik ağıyla dünyanın en disiplinli askerî yapılarından biriydi. Fakat Batı sanatı onları inatla sadece ok, yay ve palalarla saldıran ilkel bir güruh gibi tasviri tercih etti. Neden mi? Çok basit: Düşman ne kadar ilkel ne kadar şeytani gösterilirse, Avrupa'nın kendi "akılcılığı" ve "ilahi seçilmişliği" o kadar göz kamaştırıcı hâle geliyordu.

AYDINLANMA ÇAĞI: AKLIN KİBRİ VE EHLİLEŞTİRİLMESİ GEREKEN "BARBARLAR"

Takvimler 18. asrı gösterdiğinde, bilimsel devrimlerin ve sekülerleşmenin de etkisiyle Avrupa'da rüzgârın yönü değişti. “Biz ve Öteki” ayrımı artık din ekseninden (Hristiyan-Kâfir) çıkıp, eksenini akılcılık, sanayi ve medeniyet (Medeni-Barbar) üzerine kurmaya başladı. Aydınlanma düşünürleri, insanlık tarihini ilkellikten medeniyete uzanan tek yönlü bir yolculuk olarak gördüler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu yolun en zirvesinde hukuku ve bilimiyle Avrupa otururken, dünyanın geri kalanı bu gelişim merdiveninin alt basamaklarında takılıp kalmış “geri kalmış” toplumlardı.

Bu yukarıdan bakan sözde akılcı söylem, dönemin o muazzam sömürgecilik faaliyetleri için harika bir ahlaki kılıf oluşturdu. Gidip başka toprakları sömürmek artık “Tanrı'nın emri” değil, kendi kaynaklarını bir türlü yönetemeyen o “zavallı” despotik halkları güya “uygarlaştırma” göreviydi. Mesela Napolyon Mısır'ı işgal ettiğinde, çıkıp bunu Mısır halkını cehaletten ve despotizmden kurtarmak için yaptığını iddia edebiliyordu. Eskiden saygı ve biraz da korku uyandıran bir devlet aklını temsil eden “tiranlık” mefhumu bile, yerini uydurma bir “Doğu despotizmi” etiketine bıraktı. Voltaire gibi Aydınlanma'nın kurucuları, eserlerinde Doğu’yu dinî fanatizmle ve akıl dışılıkla aynı kefeye koymaktan çekinmediler. Doğu böyle karanlık ve mantıksız kurgulandıkça, hâliyle Batı'nın o parıltılı aklı ve ilerlemeciliği tüm dünyada tartışılmaz, evrensel bir doğruymuş gibi kabul görmeye başladı.

ŞARKİYATÇILIK: DOĞU'YU MASABAŞINDA YENİDEN KURGULAMAK

Batı'nın bu ötekileştirme alışkanlığının en akademik ve belki de en sinsi hâli, 19. Asırda “Oryantalizm” (Şarkiyatçılık) adıyla karşımıza çıktı. Edward W. Said'in o meşhur teorisiyle kanıtladığı üzere; Batı'nın Doğu'ya duyduğu bu derin ilgi, öyle masum bir akademik meraktan ziyade, düpedüz sistematik bir üstünlük kurma aracıydı. Michel Foucault'nun "bilgi-iktidar" sarmalından da beslenen bu yapıya göre Batı, masa başında ürettiği bilgilerle Doğu'yu âdeta yeniden şekillendiriyor ve bu sayede yönetiyordu. Doğu artık sadece bir komşu coğrafya değil, Batı'nın kendi üstünlüğünü hissetmek için acilen ihtiyaç duyduğu en derin öteki imgesiydi. Batı kendini sürekli etken, akılcı ve eril olarak çizerken, Doğu'yu gelişmemiş, edilgen ve dişil bir figür olarak resmetti. Said'in "Örtük Şarkiyatçılık" dediği bu bilinçaltı kabullerde Batılı düşünürler Doğu’yu, sanki kendi hayatı yokmuş gibi sürekli dışarıdan bir elin dokunuşuna muhtaç, tarihin tozlu raflarında unutulmuş tuhaf bir sergi parçası olarak gördüler. Karl Marx'ın o bilindik “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir” sözü zamanın Fransız köylüleri için söylenmiş olsa da aslında tam da bu üstenci ve kibirli bakış açısının bir özeti gibiydi. Flaubert gibi ünlü yazarlar bile Doğu'ya geldiklerinde onu gerçek bir toplumdan ziyade, sadece egzotik masalların ve gizemli maceraların yaşandığı kurgusal bir sahne gibi anlatmayı tercih ettiler.

İşin en acı ve can yakan tarafı ise Batı'nın masabaşında kurduğu bu zihinsel hegemonyanın zamanla Doğu toplumlarının kendi içine de sızmış olmasıdır. Peş peşe gelen askerî yenilgilerle ezilen Doğulu aydınlar, bir müddet sonra kendi toplumlarına tam da Batılı oryantalistlerin onlara biçtiği o at gözlükleriyle bakmaya başladılar. Kurtuluşu bile yine Batı'nın kavramlarında arar hâle geldiler. Aslında bu durum, topla tüfekle yapılan fiziki bir işgalden çok daha yıkıcıydı; zira topraklarınızı değil, doğrudan zihninizi ve düşünme biçiminizi hedef alan görünmez bir şiddetti.

MODERN SOKAKLAR: "MİSAFİR İŞÇİLER"DEN İSLAMOFOBİYE

Biraz da günümüze gelelim. 20. yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde o Öteki, artık binlerce kilometre uzaktaki egzotik veya korkutucu bir düşman olmaktan çıkmıştı. II. Dünya Savaşı'ndan enkaz hâlinde çıkan Avrupa, yıkılan fabrikalarını yeniden ayağa kaldırabilmek için ucuz iş gücüne ihtiyaç duydu ve büyük kitlesel göçlerle bu Ötekiyi doğrudan kendi sokaklarına, mahallelerine taşıdı. Almanya’nın o meşhur “Gastarbeiter” (Misafir İşçi) projesi bunun en çarpıcı misalidir. Plan basitti: Bu insanlar sadece birer ekonomik makine gibi çalışacak, işleri bitince de ülkelerine döneceklerdi. Ancak işler planlandığı gibi gitmedi; misafirler kalıcı oldu, ailelerini yanlarına aldılar ve kendi canlı alt kültürlerini oluşturdular.

Ne var ki Avrupa’nın o kan bağına dayanan katı ulus-devlet yapısı, bu yabancıların sisteme eşit vatandaşlar olarak entegre olmasını neredeyse imkânsız kılıyordu. Eskiden kafatası veya ten rengi üzerinden yürütülen o kaba biyolojik ırkçılık, artık kılık değiştirerek din, giyim kuşam ve değerler üzerinden yapılan kültürel ırkçılığa dönüştü. Hele ki 11 Eylül saldırılarından sonra bu yabancı düşmanlığı hızla doğrudan “İslamofobi”ye evrildi. Sokakta yanınızdan geçen öteki, artık sadece işinizi çalan bir yabancı değil, doğrudan demokratik hayat tarzınızı tehdit eden potansiyel bir terörist olarak görülmeye başladı. Avrupa'da süratle yükselen aşırı sağcı partiler siyasi başarılarını tam da bu “İslami tehdit” korkusu üzerine inşa ettiler. İslamiyet şiddeti öven gerici bir blok olarak gösterilirken, göçmenler her fırsatta topluma sadakatlerini ispat etmek mecburiyetinde bırakılan şüphelilere dönüştürüldüler. Geldiğimiz noktada İslamofobi, basit bir korku olmanın çok ötesine geçip ayrımcılığı ve dışlamayı meşrulaştıran kurumsal bir siyaset aracına dönüşmüş durumda. Avrupa Birliği bugün kendi resmî kimliğini inşa ederken bile sadece kiliseleri ve sarayları vitrine koyuyor; kıtaya büyük katkı sunan Endülüs mirasını veya göçmen kültürlerini kasıtlı olarak dışarıda bırakıyor. Entegrasyon tartışmalarında ise karşımıza genellikle iki yol çıkıyor: Bassam Tibi gibi isimler göçmenlerin kendi değerlerinden tamamen kopup Avrupa'ya asimile olmasını isterken, Tarık Ramadan gibi düşünürler kimlik çelişkisi yaşamadan hem Avrupalı hem Müslüman olunabileceği bir sentez arıyor. Ancak maalesef siyasetin o acımasız çarkları genellikle tek yönlü asimilasyon çığlıklarını daha fazla duyuruyor.

SONUÇ: YÖNÜ ŞAŞAN PUSULAYI KENARA BIRAKMAK

Bütün bu uzun yolculuğun sonunda acı bir gerçeği fark ediyoruz: Avrupa'nın o gururla taşıdığı “Medeni ve Aydınlanmış Biz” kimliği, hiçbir zaman yalıtılmış bir dönüşümün tabii sonucu olmadı. Bu kimlik her zaman “kâfir”, “barbar”, “doğulu” veya “göçmen” denilerek aşağılanan bir Ötekinin varlığına yaslanarak ayakta kaldı. Orta Çağ'ın dogmatik nefretiyle, Haçlı Seferleri'nin kanlı motivasyonu veya Aydınlanma'nın üstenci kibriyle yapılan ötekileştirme arasında yapısal olarak hiçbir fark yoktur. Dünün “kâfir-Müslüman” korkusu veya Doğu despotizmi fantezisi, bugün göçmen karşıtlığı ve İslamofobi kılığında yeniden sokaklarımızda dolaşmaktadır. Avrupa, kendi aydınlanmış kimliğini korumak adına maalesef bir defa daha tarihî dışlama reflekslerine sarılıyor. Ancak “Biz-Öteki” diyalektiği artık Avrupa düşüncesinin nüksetmeye müsait en büyük krizidir. Globalleşen ve sınırların böylesine şeffaflığı günümüz dünyasında, kimliği çatışma üzerinden kurmak bizi sadece felakete götürür. Avrupa'nın kendi demokratik değerlerini koruyabilmesi, ötekini varoluşsal bir düşman, ıslah edilecek bir barbar veya zorla asimile edilecek bir göçmen olarak görmekten derhâl vazgeçmesine bağlıdır.

Geniş Açı - Fikir ve tartışmada son yazılar...