"Bin dost az, bir düşman çok!.." mu demiş atalarımız? Çok doğru, çok güzel, çok anlamlı bir söz bu! Sanki hiç haberimiz yokmuş gibi bu "atalar sözü"nden, biz ne yapıp duruyoruz ya? Ne yaptığımızı düşünelim haydi bir yol. Sözgelişi, kırk yıllık dostumuzu bile, hiç yoktan bir sebeple, bir çırpıda silip atmıyor muyuz defterimizden?.. Oysa, özellikle bu devirde, kolay mıdır dört dörtlük bir dost bulmak? -Vazgeçtik dört dörtlükten, dört üçlükten... Yarımına, çeyreğine de razıyız biz Güler Hanım! Dediğinizi duyar gibi oluyorum şu anda. İyi de, neden öyleyse, dört elle sarılmıyoruz biz gerçek dostlarımıza? İyi günlerinde onların yanındayken sürekli, kötü günlerinde niçin hiç aramıyoruz? Bir mektubu, bir telefonu, bir telgrafı niçin çok görüyoruz? Hatta hatta, bazen bir selâmı bile... Neden ille de bir işimiz düşünce, başımız sıkışınca, kördüğüm olmuş bir problemin çözümünde aklımıza geliveren "dost"larımızı, "iyi günlerimizde" niçin hiç hatırlamıyoruz? Sanıyoruz ki, suç hep başkalarında. Bir kez olsun, şu gözlüğümüzü değiştirip bakarsak eğer, göreceğiz ki, "gerçek suçlu" biziz belki de. Kabahatin çoğu bizde en azından. Bir çürük üzüm tanesi var diye, salkımın bütününü çöpe mi atarsınız siz? -Olur mu hiç öyle şey Güler Hanım? O bir tane çürüğü atar, kalanını âfiyetle yeriz! Diyeceğinizi bilmez miyim? Doğrusu bu, mantıklısı bu elbet!.. Pekiyi, dostlarımız ve arkadaşlarımız konusunda neden böyle davranmıyoruz? Bilerek ya da bilmeyerek, bir küçük yanlış yaptı diye, niçin onları silkip atıyoruz? Oysa, bizim yanlış zannettiğimiz şey, gerçekten yanlış mı acaba? Görüyor musunuz, koskoca hukuk profesörlerini? Hangisinin bir dediği ötekine uyuyor? Birinin "ak" dediğine, öteki "kara" demiyor mu? Düşman kazanmak kolay, dost kazanmak zor!.. Öyleyse, siz siz olun da, kolay yolu seçmeyin sakın!
Bugün ne pişirelim Tarhana çorba, kurufasulye, pilav, üzüm hoşafı

