Bir kız, bir erkek... Bir hanım, bir bey... Severler birbirlerini, evlenirler... Bir ömrü birlikte yaşamaktır niyetleri. Ama bir süre sonra, yanıldığını anlar biri. Birlikte geçirmeleri imkânsızdır koca bir ömrü! Ne yapması gerekir? Gerçeği söyleyip bu işi fazla uzatmadan, tatsız olaylara meydan vermeden, yasal yollardan giderek ayrılmak... Kadın için de, erkek için de yapılması gereken tek şey bu değil mi? Çevreme bakıyorum da, teklif kadından gelmişse, erkekler, teklif erkekten gelmişse, hanımlar bir onur meselesi yapıyor bunu. Ve: -Ayrılmam da ayrılmam!.. Diye tutturuyor. Olur mu? Sevgi bitmişse, saygı bitmişse, o birliktelik nasıl devam eder? Zorla güzellik olur mu? Seni sevmediğini, dahası, artık bir başkasını sevdiğini söyleyen bir insanla bir evi nasıl paylaşırsın? Bir kadınla bir erkek, hayatı birlikte sırtlayıp götürürlerse, güzeldir yaşamak! Sevinçler, üzüntüler birlikte paylaşılırsa, güzeldir aile ortamı! Aksi halde, kadın için de cehennem azabından farksızdır o evlilik, erkek için de... Hele hele çocuklar varsa... Çok sağlıksız bir ortamdır çocuklar için öyle bir yuva. Evlenmek ne kadar normalse, başka çare kalmamışsa, boşanmak da o kadar normal kabul edilmelidir. Başlangıçta, karşılıklı konuşup anlaşarak, nasıl "evet" denilmişse şahitler huzurunda, sevgi tükenince, kavga gürültü yapmadan, "hayır" da diyebilmeli... Ayıp da değil bu, günah da değil!.. Uygar insanlara bu yakışır ancak. Şu ya da bu nedenle, ilk evlilikleri başarısız olmuş birçok kadın ve erkeğin, ikinci denemelerinde çok mutlu olduklarını gördüm ben. İnatla hiçbir yere varılmaz! "Sev seni seveni yer ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır''a sultan ise!" sözünün doğruluğuna inananlardanım ben. -Seni sevmiyorum artık! Kafamdan ve kalbimden sildim seni!.. Diyen bir insanla birlikte olmak için ne diye direnecekmişim ki? Biliniz ki, "gümüş kapı"yı kapayan Allah "altın kapı"yı açar kuluna.
Sarımsak deyip geçmeyin! "Yerim dar, yenim dar!.." deyip duruyordum. Bir aylığına da olsa genişleyiverdi işte. -Haydi, oyna bakalım öyleyse Güler Erkan!.. Demeden siz, duyduklarımı, öğrendiklerimi anlatmaya başlayayım ben hemen. Yaz gelince, Silivri''nin Kavaklı köyüne göçüyorum ben. Köy dediğime bakmayın. Belediye olduk bir yıl önce. Tertemiz, pırıl pırıl bir belde oldu Kavaklı. Köyümüz güzel!.. Köylümüz güzel!.. Belediye Başkanımız Hasan Geyiktepe''nin de maşallahı var hani. Çalışkan mı çalışkan!.. Evim küçücük ama gönlüm büyük!.. Kapım her zaman açık... Akşamları yorgun argın dönünce eve, kuşların cıvıltısı, köpeklerin havlaması, sığırların böğürtüsü dinlendiriyor beni. Kanıma işlemiş çocukluğumun o köy yaşantısı. Havası, suyu, ekmeği... Bazıları küçümserler köyü ve köylüyü. Nereden geldiklerini unutuveriyorlar nedense! Şehirli oldu ya artık! Havasını nasıl atacak haspa? Boş verin siz onlara. Aslını inkâr eden haramzade!.. Köy dedik; kuş, köpek, inek dedik de arıları unuttuk. "Gülü severim, ama dikeni olmasa!" misali; "Balı severim, sokan arısı olmasa" diyeceğim ama diyemem; arısız bal olmaz çünkü. Geçenlerde, çeşme başında arılar sokuverdi üç yerimden. -Sebile Hanım, İlyas Efendi!.. Diye seslendim bizim bahçenin bahçıvanlarına. Bir gün de boynum tutuldu. Sağımdan soluma dönmüyor başım. -Dur Güler Hanım, ben şimdi ovarım boynunu, geçer!.. Dedi Sebile Hanım. Elinde bir şişe gazla geldi. Bildiğimiz gazyağı... İçinde de ot gibi bir şeyler var. Leylak çiçekleriymiş. (Rengi mor olduğu için, "moruk çiçeği" derlermiş onlar.) Baharda, bahçedeki leylakları toplamış, şişelere koymuş, üstüne de gazyağı doldurmuş. Onunla ovdu bir güzel. Gerçekten de hemen geçiverdi boynumun tutulması. Bugünlük tetre ve leylak... Daha neler var, Sebile Hanım''da neler!.. Yarın devam edelim mi? Ne dersiniz?
Bugün ne pişirelim Patlıcan dolma, barbunya plaki, cacık

