Washington ile Tel Aviv arasındaki savaş yönetimi krizi Ankara’dan çok farklı görünüyor. Türkiye’nin bu tabloya bakışı ne Batı medyasının müttefik gerginliği küçümsemesiyle ne de bölge ülkelerinin “İsrail her zaman kazanır” teslimiyet refleksiyle örtüşüyor.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın AK Parti Grup toplantısı kürsüsünde dile getirdiği uyarılar, bölgesel denklemi kökten değiştirebilecek bir stratejik sinyalin ifadesiydi.
Önce tablonun gerçek çerçevesini koyalım ortaya.
İran sahasında yaşananlar, bildiğimiz anlamda bir bölgesel çatışmanın çok ötesine geçti. Manşetlerde nükleer tesisler, hava operasyonları, vekil güçlerin füzeleri uçuşuyor. Ancak asıl soru şu; bu savaşın zamanlamasını, sınırlarını ve haritasını gerçekte kim belirliyor? Trump ile Netanyahu arasında başlayan derin gerilim, sıradan bir diplomatik pürüz değil. Karşımızdaki tablo, Orta Doğu’daki savaş yönetme hakkı üzerine kurulmuş yapısal bir güç mücadelesi niteliğinde.
Trump’ın Beyaz Saray’daki tercihi giderek netleşiyor; kontrollü gerilim, nokta atışı, pragmatik denge. Amerikan bütçesini, askerini ve itibarını yutan ucu açık savaşlara hayır...
Katil Netanyahu için ise tablo tamamen ters simetride duruyor. İran operasyonunu ertelemek ya da Washington’un takvime bağlaması, İsrail’in bölgedeki dokunulmazlık doktrinini kökünden sarsmak demek. Tel Aviv, haydut askerî gücü sadece savunma aracı olarak değil, bölgeye sözüm ona nizam veren siyasi bir dil olarak kullanıyor. Bu yüzden iki lider aynı cephede yer alıyor göründüğü hâlde, farklı savaşlar yürütüyor.
Washington penceresinden bakıldığında, kontrolsüz bir İsrail-İran savaşı; küresel enerji piyasalarını sarsacak bir petrol şoku, ABD’nin yeni bir Orta Doğu bataklığına çekilmesi ve bu karmaşadan Çin ile Rusya’nın stratejik kazanım devşirmesi demek.
Netanyahu cephesinde risk ise Amerikan icazetine bağlanmış her operasyon, İsrail’in 75 yılda inşa ettiği caydırıcılık mimarisine çatlak açar. Nihayetinde Trump savaşın maliyetini düşürmek isterken, Netanyahu savaşın sonucunu kendi lehine garanti altına almak için her şeyi riske atmaya hazır görünüyor.
İşte Türkiye tam bu noktada, bu denkleme kendi ağırlığını koyuyor.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın dün AK Parti grup toplantısında sarf ettiği sözler, klasik bir diplomatik söylem değildi. "Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukuna kastedilirse cevabımız çok net, çok da sert olur” ifadesi, değişen bölgesel dengeler karşısında Ankara’nın pozisyonunu net şekilde tarif eden açık bir stratejik beyan niteliğinde.
Bu uyarı, Doğu Akdeniz’de giderek sertleşen güç mücadelesinde Türkiye’nin bekleyen değil, belirleyen aktör olduğunu ilan eden bir çerçeve beyanı. Türkiye gelişmelere sonradan reaksiyon gösteren değil, süreci baştan tanımlayan bir stratejik aktör profili çiziyor. Bu da diplomatik nezaketin yerini, kontrollü ama sert bir devlet aklı diline bırakması anlamına geliyor...
Zira Kıbrıs Türkü’nün hakları, yalnızca teknik bir güvenlik ya da egemenlik tartışmasının parçası değildir; adada verilen uzun soluklu varoluş mücadelesinin, Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan bugüne uzanan tarihsel direncin doğrudan devamıdır. Bu hafıza, masabaşında yazılmış bir diplomatik not değil; sahada bedel ödenerek inşa edilmiş bir siyasi gerçekliktir.
Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanımızın Kıbrıs’a ilişkin bu çıkışı, Doğu Akdeniz’de oluşabilecek fiilî durumlara karşı kırmızı çizgilerin netleştirildiğini göstermektedir.
Katil İsrail’in önünün kesilmemesi artık sadece bölge sorunu olmaktan çıkmış, küresel güvenlik mimarisini çürüten sistemik bir tehdit hâline gelmiş durumda. Tıpkı Hürmüz’deki kilitlenmenin faturasını tüm dünyanın ödediği gibi...
Son günlerde kamuoyuna yansıyan Washington ile Tel Aviv arasındaki savaş yönetme hakkı kavgası sonrası oluşacak boşluk Ankara’ya beklenmedik bir stratejik alan açıyor.
Bu bağlamda Türkiye bu boşluğu doldurmak için hem kapasitesi hem de meşruiyeti olan tek bölgesel güç konumunda. Hem NATO içindeyiz hem de bölgenin fiilî dengeleyicisiyiz.
Ne tamamen Batılı tarafın güdümündeyiz ne de Doğu blokunun parçasıyız.
Bu özgünlük, bugün en değerli jeopolitik konumlardan birini oluşturuyor.
Bugün gelinen noktada Türkiye, savaşın haritasını çizen haydut güçlerin kendisine biçtiği sınırları reddeden; haritanın dışına itilmek istense de o haritayı yeniden çizen bir aktör olarak sahadadır.
Türkiye, bölgesel denklemden dışlanamaz;
Kıbrıs Türk halkı yok sayılamaz;
Doğu Akdeniz’de Türkiyesiz bir güvenlik mimarisi kurulamaz...

