Bazı kavramlar vardır; söylendiği anda bir dönemin bittiğini, yenisinin başladığını hissettirir. “Terörsüz Bölge” ifadesi de onlardan biri. Hakan Fidan’ın “Terörsüz Türkiye” vizyonunu bu kavrama tahvil etmesi, bir güvenlik hedefinin genişlemesi değil; bir zihniyet parantezinin kapanışıdır.
Çünkü Türkiye artık savunma hattını haritaların çizdiği sınırlarda değil, coğrafyanın ruhunda kurmaktadır.
Bu, klasik anlamda bir güvenlik stratejisi değildir. Bu, nizam kurma iddiasıdır. Adı konulmamış ama fiilen inşa edilen bir Pax Turcica mimarisidir.
Uzun yıllar Türkiye, çevresindeki krizlerle “idare eden”, yangın kendi sınırına dayanmasın diye uğraşan bir ülke olarak tasvir edildi. Oysa bugün gelinen noktada Ankara, krizi bekleyen değil; krizi doğduğu yerde söndüren bir merkeze dönüşüyor. Irak’taki denge arayışı, Suriye’de kurulan yeni temas zemini, Balkanlarda canlandırılan barış platformları… Hepsi aynı potada eritiliyor. Türkiye artık sorunlardan kaçan değil, sorun çözen bir istikrar üreticisi olarak sahneye çıkıyor.
Bu dönüşümün en kritik kırılma noktası ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllardır kararlılıkla savunduğu vatandaşlık merkezli yaklaşımın sahada haklılığını açık biçimde ortaya koymasında gizlidir.
Hakan Fidan’ın bölgedeki Kürtleri “aziz ve asil bir millet” olarak tanımlaması, diplomatik bir nezaket değil; sosyolojik bir resttir. Batı’nın yüzyıldır Kürt sosyolojisini Türkiye’den koparmak için yürüttüğü laboratuvar çalışmasına karşı, Ankara “Siz bu coğrafyanın asli unsurusunuz” demektedir. Bu, Kürtleri bir güvenlik parantezinden çıkarıp, ortak tarihin ve ortak geleceğin merkezine yerleştirme iradesidir.
Bu hamle, terör örgütlerinin elindeki en güçlü silahı da boşa düşürmektedir; etnik temsil iddiasını. Çünkü bir örgüt, temsil ettiğini iddia ettiği sosyolojiyi kaybettiği anda, silahı değil anlamı düşer. Ankara’nın yaptığı tam da budur. Bölgedeki Kürt sosyolojisinin merkez çekim gücünü Batılı başkentlerden alıp yeniden Ankara’ya sabitlemek… Yüzyıllık bir sömürge parantezini sessizce kapatmak.
Bu zihniyet dönüşümünün asıl manası, Davos 2026’da yaşanan küçük ama derin bir anda yaşandı.
Gazze Barış Kurulu Şartı’nın imza törenine, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan adına katılan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a masada bir kalem uzatıldı. Fidan, hiç acele etmeden kendi kalemini çıkardı. Bu küçük hareket, salondaki herkesin fark ettiği ama kimsenin yüksek sesle adını koymadığı bir mesajdı.
Bu, zarif bir jest değildi. Bu, iradenin kendini hatırlatmasıydı. İnsan bazen en çok susarak itiraz eder. O kalem de suskun bir itirazdı; başkasının tayin ettiği sınırlar içinde kalmayı reddeden bir devlet hafızasının işaretiydi.
Zira küresel düzen, imkânı hiçbir zaman karşılıksız sunmaz. Verilen her araç, beraberinde bir yön, bir istikamet ve çoğu zaman görünmeyen bir bağ taşır. Fidan’ın yaptığı, sadece başka bir kalemi seçmek değildi; imzanın ancak sahibinin iradesiyle anlam kazandığını hatırlatmaktı. Bu, açık bir mesajdı: Gazze'de barışın mürekkebini biz karacağız, şartlarını da biz belirleyeceğiz. Şartlarını başkalarının yazdığı bir nizamda figüran olmayı kabul etmeyen Türk devlet aklının, masaya kendi sesiyle oturmasıydı. O kalem, kâğıda dokunmadan önce, bir asırlık alışkanlığa çizgi çekti.
Belki kimse o kalemi hatırlamayacak. Ama tarih, bazen en çok bu küçük tercihlerde konuşur. Çünkü büyük dönüşümler, gürültüyle değil; yerli yerinde atılmış sakin bir adımla başlar.
Ve o gün, Davos’ta atılan o adım, yalnız bir imzaya değil; iradesi kendine ait bir devrin eşiğine düşmüştür.
O kalem, Türkiye’nin artık büyük güçlerin kurduğu masalarda yer arayan bir “orta güç” olmadığını; boşlukları dolduran, çözüm dayatan ve düzen kuran bir aktöre dönüştüğünü simgeliyordu. Batı’dan icazet alan değil, Batı’ya sahadaki gerçeği kabul ettiren yeni bir diplomasi karakteri…
Bugün “Terörsüz Bölge” denildiğinde, sadece silahların sustuğu bir coğrafya değil; vekâlet düzeninin çöktüğü, etnik mühendisliğin iflas ettiği ve bölgenin yeniden kendi aklıyla nefes aldığı bir alan tarif ediliyor.
Yüzyıllık parantez işte burada kapanıyor.
Ve bu defa tarih, başkalarının kalemiyle değil; Ankara’nın millî mürekkebiyle yazılıyor.

