Kaydet
|

Bazen bir ülkeyi anlamak için haritasına değil, hafızasına bakmak gerekir. Libya da böyle bir ülke. Akdeniz’in güney kıyısında, Türkiye’den yüzlerce kilometre uzakta görünen bu topraklarla aramızdaki mesafeyi yalnızca deniz ölçmez. Trablusgarp’tan Çanakkale’ye, oradan Millî Mücadele’ye uzanan bir tarih, ortak hatıralar, insan ilişkileri ve birbirini tanıyan toplumların hafızası var. Bugün Libya’da yaşananları değerlendirirken, işte bu derinliği gözden kaçırmamamız gerekiyor.

1911’de İtalya Trablusgarp’a saldırdığında Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’daki varlığını korumak için ağır şartlar altında mücadele etti. Denizin ötesindeki cepheye ulaşmak kolay değildi. Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu genç Osmanlı subayları, bölgeye farklı yollarla giderek yerel halkla birlikte direnişe katıldı. Bu hikâyeyi yalnızca bir savaş hatırası olarak mı okuyacağız? Yoksa bize, coğrafyadan uzak düşmenin ne anlama geldiğini ve bir devletin tarihî bağlarının zor zamanlarda nasıl stratejik bir değere dönüşebildiğini de anlatmasına izin mi vereceğiz?

Ben ikinci taraftayım. Çünkü tarih, geçmişte kimin nerede bulunduğunu kaydetmekten ibaret değil; bugün önümüzde duran meseleleri daha derinlikli anlamamıza da yardım eder.

Osmanlı’nın Libya’yla kurduğu bağlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini savunma sorumluluğunun yerine geçmez. Fakat Türkiye’nin bu coğrafyaya neden yalnızca uzaktaki bir ülke gibi bakmadığını anlamak için önemli bir arka plan sunar.

Şimdi gelelim bugüne. Libya Temsilciler Meclisinin 20 Ekim’de Türkiye ile Libya arasında 2019’da imzalanan deniz yetki alanları mutabakatını oy birliğiyle kabul etmesi, ilk bakışta hukuki bir gelişme gibi görünebilir. Oysa kararın asıl önemi, Libya’nın doğusundaki siyasi merkezden de destek gelmesi ve 2020’de alınmış, mutabakatı reddeden ve Türkiye’yle siyasi ilişkilerin kesilmesini öngören kararların kaldırılmasıdır.

Hatırlayalım: 2019’da bu mutabakat imzalandığında Libya, kendi içinde derin bir siyasi ve askerî ayrışma yaşıyordu. Türkiye’nin anlaşmayı Trablus’taki yönetimle imzalaması, Doğu Akdeniz’deki dengeleri değiştirdiği kadar Libya’daki farklı güç merkezlerinin Ankara’ya bakışını da etkiledi. Aradan geçen yıllarda şartlar değişti. Bugün doğudaki Temsilciler Meclisinin aynı mutabakatı onaylaması, Libya içindeki siyasi dengeler bakımından da dikkate değer bir gelişme. Bir zamanlar karşı çıkılan bir anlaşmanın, ülkenin farklı bir siyasi merkezinde kabul görmesi bize ne söylüyor? Libya’daki aktörler de kendi geleceklerini, denizlerini ve ekonomik imkânlarını yeniden değerlendirmiyor mu?

Deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve ticaret yolları demek; yani ülkelerin geleceği... Türkiye ile Libya arasındaki mutabakat da Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizi ortak bir zeminde korumanın ötesinde bir anlam taşıyor.

Elbette anlaşmaya Yunanistan’dan, Kıbrıs Rum yönetiminden ve Avrupa Birliği çevrelerinden itirazlar geldi. Deniz hukukuna ilişkin görüş ayrılıkları, adaların deniz yetki alanlarına etkisi ve kıyıların coğrafi konumu gibi başlıklar hukuki zeminde ele alınmalı. Ancak burada akıllara şu soru geliyor: Libya’nın egemenliği ve kendi kararlarını verme hakkı, yalnızca Avrupa’nın siyasi tercihleriyle örtüştüğünde mi geçerli sayılacak? Bir ülkenin parlamentosu karar aldığında, bu karar başka ülkelerin çıkarlarına uymuyor diye baştan yok hükmünde ilan edilebilir mi? Hukuk, herkesin kendi tezini savunmasına imkân verir; lakin siyasi itirazı kendiliğinden hukuki hükme dönüştürmez.

Türkiye’nin Libya’nın batısındaki yönetimle ve doğusundaki aktörlerle uzun süredir yürüttüğü temaslar, bu ilişkinin yalnızca belirli bir siyasi merkeze dayanmadığını gösteriyor. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın, kararın ardından Libya Ulusal Birlik Hükûmeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve doğudaki askerî yapının komutan yardımcısı Saddam Hafter ile ayrı ayrı görüşmesi, bu bakımdan sıradan bir diplomatik temas trafiğinin ötesinde anlam taşıyor. Libya’da siyasi ve askerî güç merkezleri arasındaki ayrışmanın henüz bütünüyle aşılmadığı bir ortamda, farklı taraflarla doğrudan diyalog kurabilmek Türkiye’ye sahadaki gelişmeleri daha geniş bir perspektiften değerlendirme ve ortak çıkar alanlarını koruma imkânı sağlıyor. Temsilciler Meclisinin deniz yetki alanları mutabakatına ilişkin kararıyla aynı döneme denk gelen bu temaslar, Libya dosyasının yalnızca geçmişte kurulmuş ilişkiler üzerinden değil, değişen siyasi dengeler içinde de şekillendiğini ortaya koyuyor. Buradaki stratejik değer, yalnızca kiminle görüşüldüğünde değil, Libya’nın farklı merkezleriyle konuşabilen ve ortak çıkarları diplomatik zeminde tutabilen bir ilişki ağına sahip olunmasında yatıyor.

Üstelik Libya’yı yalnızca bugünün gelişmeleriyle sınırlı düşünmek, daha geniş bir coğrafi resmi kaçırmamıza yol açar. Kuzey Afrika, Sahel, Akdeniz ve Avrupa arasındaki güvenlik ve ticaret bağlantıları birbirinden kopuk değil. Enerji yolları, deniz ulaşımı, göç hareketleri ve bölgesel istikrar aynı tablonun içinde. Türkiye’nin bu coğrafyadaki varlığını değerlendirirken askerî kapasiteyi tek başına öne çıkarmak da ekonomik ilişkileri diplomatik zeminden ayrı düşünmek de eksik kalır. Asıl mesele, bütün bu imkânların ortak bir hedef doğrultusunda birbirini tamamlamasıdır.

Trablusgarp’ta bir asır önce verilen mücadele, bugün farklı şartlarda ama aynı coğrafyanın stratejik gerçekleri içinde yeniden anlam kazanıyor. Dün Akdeniz’in ötesindeki varlığını korumaya çalışan bir devlet vardı; bugün deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve bölgesel dengeler üzerinden şekillenen yeni bir mücadele var. Şartlar değişti, fakat Akdeniz’in Türkiye açısından taşıdığı önem değişmedi.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.