Kaydet
a- | +A

Ocak ayının ilk günlerinde Karayipler'den yükselen barut kokusu, bu yeni dönemin acımasız fragmanı niteliğindeydi. Washington’ın Venezuela’ya yönelik başlattığı o pervasız hamle ve 'Monroe Doktrini’ni tozlu raflardan indirerek sergilediği "arka bahçe" siyaseti, uluslararası hukukun âdeta cenaze törenidir. Seçilmiş bir liderin hedef alınması ve ülkenin yer altı kaynaklarına yönelik açık iştah, meselenin demokrasi değil, doğrudan bir enerji sömürgeciliği olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bu tablo; bir yönetim hatası değil, kuralsızlığı ve istikrarsızlaştırmayı bir devlet doktrini hâline getiren, müttefiklik hukukunu hiçe sayan tehlikeli bir Washington zihniyetinin en somut tezahürüdür.

Washington artık ne Birleşmiş Milletler’i ne NATO’yu ne de müttefiklik ilişkilerini bağlayıcı kabul etmektedir! Kurallar yalnızca başkaları içindir; ABD içinse güç, yegâne meşruiyet kaynağıdır. Bu yaklaşım aslında yeni değildir. Soğuk Savaş sonrası dönemde defalarca uygulanan o malum yöntem bugün yeniden devrededir: Önce hedef ülkenin lideri “diktatör” ya da “küresel risk” ilan edilir, ardından medya ve istihbarat aynı söylemde hizalanır; son aşamada ise ülke ya doğrudan müdahaleyle ya da iç karışıklıklar üzerinden parçalanır. Libya, Irak ve Suriye bunun açık örnekleridir. El Kaide’nin ve radikal unsurların geçmişte nasıl araçsallaştırıldığı gerçeği bugün hâlâ hafızalardayken, aynı aklın bugün İran dosyasında da toplumsal gerilimleri bir manivela olarak kullandığını görüyoruz.

Diplomasi koridorlarında "açık kaynak istihbaratı" bazen resmî bildirilerden daha net konuşur. Bugünlerde Washington’da pencereler gece boyu açık, ışıklar sönmüyor. Kamuoyunda "Pizza Endeksi" olarak bilinen paket servis yoğunluğundaki dramatik artış ve ABD Hava Kuvvetleri’ne ait C-17 Globemaster III ağır nakliye uçaklarının Ürdün’e gerçekleştirdiği yoğun inişler, Pentagon’un rasyonel diplomasiyi rafa kaldırıp masaya büyük bir askerî senaryo sürdüğünü kanıtlamaktadır. Avrupa’daki askerî hareketlilik ve lojistik yığınak, ABD’nin sadece savunma refleksiyle hareket etmediğini, dünyayı "yönetilebilir bir kaos" atmosferinde tutmak istediğini göstermektedir.

Dünyanın bu kuralsızlık girdabında savrulduğu, hegemon güçlerin bizzat kendi koydukları yasaları birer pranga gibi görüp parçaladığı bu karanlık tabloda; Türkiye’nin sergilediği hariciye politikası, sadece bir devlet refleksi değil, bir rasyonalite ve onur destanıdır.

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin Mayıs 2023'te ifade ettiği o derin endişe "Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez" bugün bir diplomatik zafer olarak karşımızda durmaktadır. Dünya kaosa evrilirken, Türkiye’nin o millî karakteri, devlet aklı ve sarsılmaz omurgası değişmemiştir. Ankara, Washington’ın bu kontrolsüz "sert güç" kullanımına ve dayatmacı diplomasi diline teslim olmak yerine; uluslararası hukuku, adaleti ve "bölgesel sahiplenme" ilkesini savunan yegâne küresel aktör olarak öne çıkmaktadır.

Türk Hariciyesi, bugün sadece kendi millî sınırlarını ve menfaatlerini korumakla kalmıyor, aynı zamanda çökmekte olan küresel vicdanın da son sığınağı hâline geliyor:

Proaktif ve Akılcı Dengeleyicilikle Ankara, bölgesel krizlerde sadece bir seyirci değil, ateşin yayılmasını engelleyen "stratejik bir dalgakıran" rolü üstlenmektedir.

Kuzeydeki savaşlardan güneydeki istikrarsızlığa kadar her dosyada, tarafları hukuk zemininde tutabilen tek güç olarak Türkiye, diplomasinin imkânsız görüldüğü anlarda bile çözüm üretebilen bir "akıl merkezi" olduğunu kanıtlamıştır.

Müttefiklik Hukukuna "Eşitler Arası" Ayar esasıyla; müttefiklik ilişkilerini kendi hegemonik ajandası için istismar eden, hukuku sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiğinde hatırlayan başkentlere karşı Ankara; "eşitler arası ortaklık" ve "karşılıklı saygı" dersi vermektedir. Türk diplomasisi, boyun eğen bir müttefik değil, ilkeli ve yanlışları yüzüne söyleyen bir "stratejik vicdan" profili çizerek hariciye literatürüne yeni bir soluk getirmiştir.

Tam Bağımsızlık ve Küresel Liderlik anlayışıyla; tüm baskılara, kuşatmalara ve ekonomik finansal aparatlara rağmen "tam bağımsızlık" ilkesinden tek bir adım dahi geri atmayan bu devlet aklı, Türkiye’yi küresel adaletsizliğe karşı ses çıkaran bir bayraktar yapmıştır. Ankara; sadece bölgesel bir aktör değil, Washington’ın oluşturduğu kaotik boşluğu barışçıl ve insani değerlerle dolduran, oyun kuran ve kurulan oyunları bozan bir "merkez güç" konumundadır.

Ankara’nın bu dirayetli ve basiretli tutumu, Türkiye’yi sadece coğrafi bir köprü değil, ahlaki ve hukuki bir referans noktası hâline getirmiştir. Türk diplomasisinin sergilediği bu yüksek seciye, Washington’ın "kuralsızlık stratejisine" karşı dünyadaki en güçlü ve en meşru cevaptır.

Tüm bu gelişmeler ışığında 2026 yılı, Washington’ın kurucusu olduğu sistemi bizzat kendi tercihleriyle bir "yapısal çözülmeye" ittiği yıl olarak tarihe geçecektir. Bir küresel gücün normatif düzeni tasfiye ederek salt tek taraflı hamlelere odaklanması, mevcut dış politika mimarisinin sürdürülebilirlik krizini ifşa etmektedir. Bu yaklaşım, ABD’yi istikrarın teminatı olmaktan çıkarıp, uluslararası sistemin önündeki en büyük sistematik belirsizlik kaynağı hâline getirmiştir.

Ankara’nın akılcı, millî menfaatleri önceleyen ve insani değerleri merkeze alan diplomasisi, bu karanlık tabloda umut veren yegâne çıkış yoludur. Kuralsızlığın bir stratejiye dönüştüğü bu yeni evrede Türkiye, hem kendi bekasını koruyacak hem de adaletsiz dünya düzenine karşı hakikati haykırmaya devam edecektir.

Washington'ın oluşturduğu bu enkazdan yeni bir dünya doğacaksa, o dünyanın mimarları kuralsızlığı seçenler değil, Türkiye gibi hukuku ve onuru savunanlar olacaktır...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR