Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Suriye'de ya mutabakat ya tasfiye; Üçüncü yol yok!
0:00 0:00
1x
a- | +A

Orta Doğu’da bazı meseleler vardır ki yüksek sesle konuşulmaz; ya fısıltıyla çözülür ya da toprağa gömülür. Halep’te yaşananlar işte bu türden bir meseledir. Adı konmamış bir savaşın, geç kalınmış bir hesaplaşmanın sahaya düşmüş hâlidir.

Şunu en baştan söyleyelim: Bu bir “Kürt meselesi” değildir. Hiç olmamıştır. Bu, yabancı akılla beslenen, yabancı silahla donatılan ve zamanı gelince sahibince terk edilen bir taşeron yapının tasfiye sürecidir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Biz bu filmleri Balkanlarda, Arabistan çöllerinde, Kafkasya’da defalarca izledik.

Halep’i anlamayan, bu süreci de anlayamaz. Çünkü Halep herhangi bir şehir değildir. Türk devlet aklının hafızasında Halep, sınır kenti değil merkez şehirdir. Osmanlı, bu kadim şehri Yavuz Sultan Selim’le birlikte 1516’da aldı ve yaklaşık dört asır boyunca Halep’i bir garnizon değil, bir idare merkezi olarak yönetti. Halep; Anadolu’nun, Şam’ın, Musul’un ve Bağdat’ın birbirine bağlandığı damar noktasıydı. Ticaretin, istihbaratın, askerin ve devlet nizamının kesiştiği yerdi. Bugün bu şehirde yaşanan her kırılma, ister istemez tarihî hafızayı da ayağa kaldırır.

Bugün Halep’te dikkat çeken esas kırılma şudur: Suriye Devleti ilk kez refleksle değil, iradeyle hareket etmektedir. Yani bir milis gibi değil; bir devlet gibi. Uluslararası hukuku, sivili önceleyen, hedefi netleştiren, önceden ikaz eden, sahayı boşaltan, müzakereyi son ana kadar açık tutan bir çizgi izlenmiştir. Bu, Orta Doğu’da nadir görülen ama sonucu belirleyen bir tutumdur.

Bunu yapan Suriye Devleti, artık şunu söylemektedir: “Ben buradayım. Bu toprak sahipsiz değil.”

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 9 Ocak’taki açıklaması, bu iradenin Ankara tarafından da nasıl okunduğunu açıkça ortaya koymuştur. “Paralel yapı” ifadesi boşuna seçilmiş bir söz değildir. Paralel yapı demek; devlete rağmen devletçilik oynamak demektir. Bunun Orta Doğu’daki karşılığı ise ya kanlı bir iç savaş ya da mutlak tasfiyedir. Üçüncü yol yoktur!

SDG/YPG denen yapı, yıllardır kendisine tanınan zamanı yanlış okudu. 1990’ların dünyasında yaşadığını sandı. Uluslararası kurumların güçlü, hukukun belirleyici, meşruiyetin masabaşında üretildiği bir çağda olduğunu zannetti. Oysa dünya değişti. Neo-liberal masallar bitti, güç çağı geri geldi. Haritayı artık raporlar değil, sahadaki namlular çiziyor.

Bunu en iyi bilenler de aslında kendilerini destekleyenlerdir. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack’ın dün yaptığı açıklama bir destek beyanı değil; mesafe alma ilanıdır. “Mutabakata uyun” çağrısı, diplomaside çoğu zaman “artık sizi korumayacağız” anlamına gelir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Kullanılan her taşeron, günü gelince masada değil, sahada bırakılır.

10 Mart Mutabakatı bu yüzden hayatiydi. SDG için bu belge bir pazarlık zemini değil; son çıkış kapısıydı. Uymadılar. Çünkü arkalarında hâlâ petrol kuyularını, suyu, elektriği, ağır silahları ve istihbarat ağını tutabileceklerini sandılar. Yanıldılar..!

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin salı günü gerçekleştirdiği grup konuşmasında yaptığı uyarı, sahada yaşananların siyasî ve stratejik çerçevesini açık biçimde ortaya koymuştur: Ya mutabakatla ya da zorla, Suriye’nin üniter yapısı ile siyasi ve toprak bütünlüğü mutlaka tesis edilmelidir. Arap aşiretleri de bu süreçte Şam yönetiminin yanında saf tutmalıdır.” Bu çağrı, bir temenni değil; sahayı okuyan, zamanı kollayan ve sonucu öngören bir devlet aklı beyanıdır. Zira bu coğrafyada asıl kırılma noktası silahlar değil, Arap aşiretlerinin alacağı pozisyondur. Aşiretler rüzgârın yönünü değil, gücün merkezini izler. Devlet sahaya indiğinde, aşiretler de safını belli eder. Bugün SDG’nin asıl kâbusu, askerî kapasitesini yitirmek değil; meşruiyet zeminini kaybetmektir. Aşiret desteği çekildiği anda geriye yalnızca yabancı bayraklar kalır. Onlar da bu topraklarda ilk fırtınada toplanmaya mahkûmdur.

Şunu açıkça söyleyelim: Halep bir başlangıç değil; ibret sahnesidir. Bundan sonra mesele, Suriye’nin kuzeydoğusunda 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanıp uygulanmayacağıdır. Ya silah bırakılır, devletin şemsiyesi altına girilir; ya da bu iş bir savaş olarak anılır.

Türkiye’nin “Tek Devlet, Tek Ordu” ilkesine verdiği açık destek ve üniter yapı vurgusu, bu sürecin tesadüfi olmadığını göstermektedir. Bu, tarihsel bir pozisyon alışıdır. Osmanlı Halep’te nasıl düzen kurduysa, bugün de devlet aklı bu coğrafyada paralel yapılara izin vermemektedir.

SDG yanlış çağın, yanlış stratejisini sürdürmektedir. Dünya değişmiştir. Güç geri dönmüştür. Devlet geri dönmüştür. Ve bu yeni dönemde, terör yapılarının değil, egemen devletlerin sözü geçmektedir.

Bu gerçeği kabul etmeyenler için artık bir tartışma değil, tasfiye süreci vardır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR