Kendimiz ettik, kendimiz bulduk.
Çocuklarına saymakla bitmeyecek muazzam bir zenginlik, bağlar, bahçeler, arsalar, araziler, binalar, köyler bırakmış bir adamın birbirini sevmeyen evlatları gibiyiz.
Birbirimizin olanı kıskanıyoruz. Kendimize düşeni görmezden gelip, hak görüp, hakkımız bilip bize düşmeyenin peşindeyiz.
Görevimiz, vazifemiz ne olursa, ne kadar ciddi ve kritik olursa olsun kendimizi sadece birer mirasçı olarak gördük.
Yokluğun hesabını vermekte fena değildik ama ülkece varlığın hesabını vermekte çok ama çok zorlandık.
Hangi partiden, hangi görüşten, hangi gruptan olursak olalım, hepimiz ganimet gibi saldırdık bu memleketin bize verdiklerine.
Dinimizin, inancımızın bize söylediğini unuttuk, yeni putumuzun adı konjonktür oldu. “Konjonktür gereği bunu yazma, bunu söyleme, bunu dile getirme” cümlelerine alıştık.
Ödümüz koptu sahip olduklarımız elimizden gidecek diye. Milletin faydasına olanı istemedik yetkisi olanları gördüğümüzde, bize yarayanın peşindeydik.
85 milyonun önüne ikişer buton koysalardı, “İlkine basarsan senin zenginliğin iki katına çıkacak ama tüm ülkenin geliri yarıya düşecek. İkincisine basarsan senin zenginliğin %10 artacak ama tüm ülkenin geliri iki katına çıkacak” denseydi birinci butona basanlar yüzde kaç çıkardı?
Gerçekten böyle bir deney yapılsa, bu butonlar önümüze konsa sonuçları görmeye yüreğiniz var mı?
Bir siyasetçi gördüğümüzde ülkenin faydasına olanı önermedik, “Şu bizim arsanın iskânı var, onu nasıl yaparız sayın vekilim, kıymetli başkanım”lardan öteye gidemedi siyasetçiden beklentimiz.
TBMM’ye bir kere gittim, inanın dev bir “Olacak O Kadar” stüdyosu zannettim orayı. Herkesin rolünü oynadığı dev bir tiyatro. Yanımdakine “Burası mı yönetiyor ülkeyi, çok yazık” dedim. Yanımdaki oralara çok hâkim kişi gülerek “Yok, Allah’tan burası yönetmiyor, burası sadece idare ediyor” dedi.
Milyarların havada uçuştuğu günlerdeyiz. Farkında mısınız tenezzül eden artık milyar liradan aşağısına tenezzül etmiyor. Yahu milyar ne demek, bir insan milyara neden ihtiyaç duyar?
1 milyar liraya 330 tane lüks otomobil alırsınız. Kaçına binebilirsiniz?
1 milyar liraya 100 tane ev alırsınız, kaçında oturabilirsiniz? Hepsini kiraya verseniz 10 milyon lira aylık kira geliriniz olur. 10 milyon lirayı nasıl yiyebilirsiniz?
Ülkenin son birkaç yılda kalburüstü ne kadar zümresi varsa çöktü. Oyuncular, sanatçılar uyuşturucudan, menajer davalarından çöktü. Ülkenin önde gelen gazetecileri, ekran yüzleri lüksten, şatafattan, uyuşturucudan, ortamlardan, fuhuştan çöktü. Ülkenin futbolu bahisten, şikeden, torpilden çöktü. Belediye başkanlarını, siyasetçilerini söylemeye gerek yok, üzerlerinde bornozlarla, balya balya paralarla, milyarlık vurgunlarla gördük.
Bizler belli yaşlara geldik, bellediğimiz bazı ideolojiler var, kendimizce güvenilir gördüğümüze güvenmişiz, çok da sorgulamıyoruz, dahası sorgulamak işimize de gelmiyor. Peki bugün 18 yaşına giren bir genç olalım ve onun yerine kendimizi koyup düşünelim. Bu ortamda kime güvensin?
Bu ülkenin neresine tutunsun, kime sarılıp kime güvensin?
Ülkenin kalburüstü gruplarında güvenilir adam yok mu? Elbette var. Ama oralardaki düzgün adamları motive eden, destekleyen, güçlendiren bir sistem yok. Orada zor tutunuyorlar. Türlü mobbinglere, baskı ve zorlamalara maruz kalıyorlar. Düşünmeyi çoktan bırakmışlar. “Ben bu işi neden yapıyorum, neden kendimi bu kadar zorluyorum” demeyi bırakmış, yel değirmenlerine karşı mücadele ediyorlar.
Günün birinde pes ettiklerinde de bir kişi bile arayıp “dur yahu pes etme, düşmek yok, bana tutun” demiyor.
Bakın bir yıl önce Türkiye’nin, vatandaşın aleyhine, zararına olacak bir projeyi tüm Türkiye’ye duyurdum. Bir haftada 30 milyondan fazla insana ulaştı bu konu. Bir hafta boyunca gündemden düşmedi. Bu projede iki kez kamu geri adım attı ve vatandaşın biraz daha lehine bir noktaya geldi.
Bunu bugün ilk defa yazıyorum. O bir hafta hayatımın en zor bir haftasıydı. Burada yazamayacağım kadar zor günler geçirdim. O haftalarda bir bakanımızla karşılaştığımda bana doğrudan o konuyu sordu. Nasıl bir baskıya maruz kaldığımdan bahsettim. “Savcılığa git” cevabını verdi rahat bir tavırla.
“Bu baskıyı yapanlar devletin yetkilileri olmadığı hâlde proje devletin, kamunun projesi. Benim bu konuda ses çıkarmam devletimi zor durumda bırakmak olur. Devletim bana baskı yapıyor gibi bir anlam çıkar, ben devletimi şikâyet edemem” dedim.
Bir başka ekonomi gazetesinde de yazıyordum o dönemde. O diğer gazete aynı gün benim yazılarımı durdurup bir de benim artık yazarları olmadığıma dair bir açıklama yayınladı.
Bugün Türkiye’nin en popüler ve muhafazakâr camianın önemli gazetecilerinden biri olan bir kardeşim arayıp “Abi seni itibarsızlaştırmam için bana ciddi bir para teklif ediyorlar, ne yapayım?” diye sordu. “Yaz kardeşim, sen de ekmeğindesin, ben kendimden eminim, yazabilirsin” dedim. Yazdı. Bir saat sonra arayıp “Abi yazdım ama silmek zorunda kaldım, binlerce yorum geldi, herkes bana sövüyor bunu yazdığım için, pişman oldum” dedi.
O dönem Türkiye gazetesi benim arkamda kapı gibi durdu. Bunu da belirtmek zorundayım.
Ama şu anki fikrimi sorarsanız, bir benzer yanlış iş daha görsem o günkü cesaretimle, o günkü korkusuzluğumla yazabilir miyim?
Yazarım diyemiyorum. Çok acı değil mi? Ama size yalan söyleyecek hâlim yok.
Bir şeylerin çok hızlı şekilde değişmesine hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var.
Ve bu fon meselesi de bu değişimin ilk düğmesi olacak. Bu düğme doğru iliklenirse umudumuz tazelenir. İliklenmezse çok yazık olacak.

