Almanya’dan gelen iş insanlarıyla MÜSİAD EXPO Fuarı’nda tanıştık. Almanya’da başarılı şirketler kurmuşlar. Bir yandan kendi işlerini büyütürken bir yandan da Türkiye ile Avrupa arasında köprü vazifesi görüyorlar. Sohbetimiz sırasında anlattıkları bir hikâye, fuardan aklımda kalan en çarpıcı şeylerden biri oldu. İzninizle sizinle de paylaşayım.
Türkiye’de üretim yapan bir şirketin yetkilileri, ikinci el makine almak üzere Almanya’nın yolunu tutuyor. Bir fabrikanın makinelerini satışa çıkardığını öğrenip fabrikaya gidiyorlar. Makine alıp Türkiye’ye dönecekler. Planları bu kadar.
Fabrikanın sahibi Alman bir beyefendi. Kendinden sonra işi devam ettirecek kimse olmadığı için fabrikayı kapatmaya karar verdiğini, makineleri de bu yüzden sattığını anlatıyor. Düşünün, yıllarca emek verilmiş bir işletme. İçinde çalışan insanlar var, üretim tecrübesi var, müşteriler var. Ama bayrağı devralacak biri yok.
Bizimkiler makineleri inceliyor, fiyat soruyor. Makinelerin tamamı için 750 bin avro fiyat alıyorlar. Bu fiyat iyi mi, biraz daha pazarlık edilir mi diye aralarında konuşurken fabrika sahibi bir soru soruyor:
“Fabrikayı, şirketi almayı neden düşünmüyorsunuz?”
Bir anda hesap değişiyor. Çünkü Almanya’ya makine almaya gitmişsiniz ama karşınızda marka geçmişiyle, üretim birikimiyle, müşteri ilişkileriyle bir şirket duruyor. Yıllardır “Alman markası”, “Alman makine sanayisi” diye sözünü ettiğimiz şey, bu kez uzaktan hayranlıkla bakılan bir başarı değil; satın alınabilecek bir işletme olarak önünüze geliyor.
Ne kadar istediğini soruyorlar.
“Bir milyon avro” diyor.
Bizimkiler o anda şirket satın almaya hazır değil. Hatta içlerinden, “Biz alamayız demeyelim. Öyle bir fiyat verelim ki kabul etmesin; satmayan o olsun” diye geçiriyorlar. Ve tekliflerini söylüyorlar:
“400 bin avro verelim.”
Makinelerin fiyatı 750 bin avroyken şirketin tamamına 400 bin avro teklif ediyorlar. Pazarlık o noktada kalıyor. Bizimkiler makineleri alıp almayacaklarını, fabrika sahibi de kendisine yapılan teklifi düşünmek üzere ayrılıyor. Türk heyeti Türkiye’ye dönüyor.
İki hafta sonra telefon çalıyor. Arayan Alman fabrika sahibi.
“400 bin avroya şirket hayırlı olsun” diyor.
Bu hikâyeyi bizzat yaşayanlardan dinledim. İlk duyduğumda ben de şaşırdım. Fakat biraz düşününce bu olayın yalnızca “ucuza fabrika aldılar” diye anlatılacak bir tarafı olmadığını gördüm. Bir tarafta yılların emeğiyle kurulmuş ama devam ettirecek insan bulamayan bir işletme var. Diğer tarafta üretmek, büyümek ve yurt dışına açılmak isteyen bir Türk şirketi. İkisinin yolu doğru zamanda kesişiyor.
Böyle bir satın alma, yalnızca binaya ve makinelere sahip olmak anlamına gelmez. Yerleşik bir markaya, iş yapma bilgisine, yetişmiş kadroya ve o pazardaki ilişkilere de kapı açabilir. Türkiye’de üretim gücü olan bir şirket için Almanya’daki bir işletme, Avrupa pazarına daha yakından bakma fırsatı sunabilir. Elbette bunların hepsi satın alınan şirketin gerçek durumuna bağlı.
İşte bu yüzden hikâyenin heyecan verici tarafıyla dikkat gerektiren tarafını birlikte düşünmek lazım. Her kapanacak fabrika fırsat değildir. Şirketin borcu, çalışanlarına karşı yükümlülükleri, devam eden sözleşmeleri, makinelerinin durumu ve gelecekte ihtiyaç duyacağı yatırım tek tek incelenmelidir. Uygun görünen satın alma bedeli, işletmeyi ayağa kaldırmak için gereken paranın yanında küçük kalabilir.
Bizim Almanya’daki Türk iş insanları, Türkiye’den yatırım yapmak isteyenleri orada satışa çıkan şirketlerle buluşturmak için bir danışmanlık şirketi de kurmuşlar. Böyle bir köprüye ihtiyaç var. Türkiye’den gidip birkaç gün içinde bir fabrikanın gerçek değerini, risklerini ve potansiyelini anlamak kolay değil. Hem buradaki yatırımcının beklentisini hem oradaki işleyişi bilen insanlarla çalışmak önemli.
Bu hikâyeyi anlattığım video iki günde bir milyondan fazla izlendi. Çok sayıda kişi bana ulaşıp kendilerini bu danışmanlık şirketiyle tanıştırmamı istedi. Gelen ilgi bana şunu gösterdi: Türkiye’de hâlâ parasını ticarete ve üretime yatırmak isteyen, yeni bir iş kurmanın heyecanını taşıyan çok insan var. İnsanlarımız fırsat arıyor, araştırıyor, sınırların ötesini düşünüyor. Bu çok kıymetli.
Fakat benim aklımda başka bir soru daha kaldı: O Alman fabrika sahibi neden satış yapmak zorunda kaldı? Çünkü arkasından işi sürdürecek biri yoktu. Biz bugün onun fabrikasını bir fırsat olarak görüyoruz. Peki yarın bizim kurduğumuz şirketlerin başında kim duracak?
Gençlerimizi yetiştirmezsek, onlara sorumluluk ve yetki vermezsek, kurduğumuz işleri kendimizden sonra da yaşayabilecek hâle getirmezsek aynı sorun bizim kapımızı da çalar. Bir işletmenin gerçek başarısı, kurucusu çalışırken ne kadar büyüdüğü kadar, o kişi geri çekildiğinde de üretmeye devam edebilmesidir.
Almanya’da karşımıza çıkan fırsatı değerlendirelim. Ama bu hikâyenin bize tuttuğu aynaya da bakalım. Hem başkalarının bıraktığı şirketleri devralabilecek güçte olalım hem de kendi kurduklarımızı bizden sonraki nesillere devredebilelim.
-----
MÜSİAD EXPO’nun ardından
MÜSİAD bu yıl ilk kez kendi fuar şirketiyle müstakil bir EXPO düzenledi. 400’e yakın şirketin katıldığı fuar, geniş hollerde ve büyük bir alanda gerçekleşti. Ben de neredeyse her gün oradaydım.
Fuar, MÜSİAD’ın üretim ve ticarette ulaştığı gücü görme fırsatı verdi. Farklı sektörlerde iddialı şirketler, yeni pazarlar arayan girişimciler ve dünyanın birçok noktasından kurulan bağlantılar aynı çatı altındaydı. Almanya’dan gelen iş insanlarıyla yaptığımız sohbet de bu buluşmalardan biriydi.
Her EXPO’da olduğu gibi Anadolu’nun dört bir yanından gelen MÜSİAD üyeleriyle ve il başkanlarıyla görüştük. “Anadolu kaplanları” denildiğinde akla gelen çalışma azminin, samimiyetin ve dayanışmanın hâlâ canlı olduğunu görmek güzeldi.
Fuarlar yalnızca ürünlerin sergilendiği yerler değildir. Bazen bir sohbette yeni bir pazarın kapısı açılır. Bazen bir fabrikayı ayakta tutacak yatırımcıyla tanışırsınız. Bazen de başkasının yaşadığı hikâye, kendi şirketinizin geleceği hakkında size önemli bir soru sordurur.
Bu buluşmaya emek veren herkesi, başta MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir olmak üzere tebrik ediyorum.

