Gazete okuyup kendi bilgi dağarcığının elverdiğince değerlendirme yapmayı seven bir ilkokul öğrencisi annesine şu soruyu sormuş: "Anne hani başka Türkiye yoktu, nereden çıktı bu öteki Türkiye?!"
Türkiye''de herşeyin olduğu gibi "sözlerin" de bir modası var. Zaman zaman bazı kelime veya kavramlar sanki bir pop şarkısı ya da bir tekstil ürünü gibi moda oluverir. İşte son aylarda da basında yayında sık sık karşımıza çıkan söz "öteki Türkiye". Gerçi sosyal psikolog bir akademisyen arkadaşımız "bu konu kalem oynatmaya değmeyecek kadar yüzeysel, gelip geçici" dediyse de biz yine de dokunmadan geçemeyeceğiz. Çünkü "öteki" kelimesi bizi rahatsız ediyor. Adeta itilmişliği, dışlanmışlığı ve aşağılanmayı ihtiva ediyor. Dolayısıyla kendilerini toplumdan soyutlamış ve milletine de kültürüne de yabancılaşmış bir "azınlık" asıl Türkiye''ye sömürgeci İngiliz''in Hintli''ye baktığı gözle bakıyor, "kendinden olmayan" muamelesi yapıyor. Olumsuzlukların tamamını "ötekilere" atfederken kendini pozitif değer olarak nitelendiriyor.
Gazeteciler, özellikle iktisatçı-gazeteciler arasında süregiden "öteki Türkiye" tartışmasında kavram her ne kadar tuttu ise de bilmediğimiz bir nokta var; o da "öteki" olarak adlandırılanların kendilerine bu ismi takanlara bakışı... Bunu bilmek için kapsamlı bir araştırma yapmak gerekir. Zira "asıl Türkiye''nin kendini ifade edebileceği, düşüncelerini dile getirebileceği herhangi bir platformu yok. Daha doğrusu sesini geniş kitlelere duyurması mümkün değil. Elbette, halk çoğunluğu da kendisine "öteki" diyen azınlığı "öteki" olarak nitelendirebilir. Fakat bunu yaparken o azınlığı "ideal bir model" olarak görüp görmediğini tesbit edebilir miyiz?
Türk toplumunun problemi de zaten burada yatıyor; halka model oluşturması gerekenlerin, göz önündekilerin, kültürüne ve milletine yabancılaşmış olmasında... Aydın olmanın, değerlerini kaybetmek olduğunu zanneden hatta zannettirilen insanlar büsbütün içlerine kapanıyor ve cemaatleşerek sosyal bütünleşmeye engel teşkil ediyorlar. Gelir seviyeleri açısından, hiç de aşağı sınıflara oturtamayacağımız, aksine üst sınıfta yer alması gereken hatırı sayılır miktarda vatandaş da kültürel yabancılaşmaya karşı direnç göstermek amacıyla kabuğunu kırması gereken konularda da çekingen davrandığı ya da belki önü kesildiği için Türkiye, modernizmi hakiki anlamıyla yakalayamıyor ve yaşayamıyor.
Türk toplumu "iyi" modellere şiddetle ihtiyaç duyarken hem gerçek anlamda popüler olmuş yâni halkın sevgisini hak ederek kazanmış, hem de çalışarak alanında başarıya imza atmış ve bütün bunlara rağmen milli kimliğini korumayı başarabilmiş tek tük isimler sırasıyla, planlı olarak basın tarafından iftira-dedikodu bombardımanıyla yıpratılıyor, hattâ bu dünyadan göç etmiş bile olsalar, adeta çocuklara, gençlere olumlu hiçbir model kalmasın diye yıpratma kampanyaları ısrarla sürdürülüyor. Böylece yeni yetişen nesillerin hiçbir "manevi değere" güveninin ve saygısının kalmamasına yol açılıyor.
Gelecek nesillere, "doğru" ve "dürüst" bir ülke bırakabilmek için "asıl Türkiye"nin kendisini bu topluma ait hissetmeyenlerin kültürel diktatörlüğüne son vermesi lâzımdır; ancak buradaki handikap "asıl Türkiye"nin "ezici çoğunluğunun" hâlen sosyo kültürel açıdan böyle bir mücadeleyi üstlenecek kapasiteye sahip olmaması ve ne yazık ki "yüceltilecek" nitelikler taşımamasıdır. Orta sınıflaşmanın yeterince sağlanamaması ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin artması bu sonucu doğurmuştur. Türkiye''de bugüne kadar en çok mağdur edilen kesim, toplumun can damarı, dinamizmi sayılan orta sınıf olmuştur. Oysa ülkenin ihtiyacı olan niteliklere sahip aydınların en kolay yeşerme ve yetişme zemini orta sınıflardır. Herşeye rağmen Türkiye''yi "öteki" (!) "beriki" (!) diye bölünmekten kurtarmak da yine onlara düşmektedir ve bu mücadelede yılgınlığa asla yer yoktur.
Kısacası, Türkiye''de, "üst" ya da "alt" hiçbir grup "öteki" değildir, hepsi birlikte "asıl" Türkiye''dir.

