Kaydet
|

Geçen hafta kaleme aldığım “Osmanlı ve Türklük” yazısı üzerine yoğun tebrik ve teşekkür mesajları aldım. Bu sırada bazı dostlar da "Osmanlının yaptığına Türkçülük diyebilir miyiz? Türkçülük cereyanı ne zaman başladı ve kimler tarafından yürütüldü?" yönünde sualler sordular. Aldığım yoğun sualler karşısında bu konuyu yazmaya karar verdim.

Öncelikle şunu belirteyim ki Türkler İslam dinine girişiyle birlikte hiçbir zaman "Türkçülük" diye bir dertleri olmadı. Yine kesin ifade ediyorum ki İslam’ın evvelinde de "Türkçülük" diye bir dertleri yoktu.

Türkler, İslamiyet’ten önceki asırlarında hâkimiyeti altına aldığı milletleri Türk yapmak için mi uğraşıyordu? Türklüğü mü dayatıyordu? Türk dilini mi zorluyordu? Bu suallere kim ve hangi tarihçi evet diyebilir!

Türklerin İslamiyet’ten önce bilinen en meşhur özellikleri teşkilatçılıkları, devlet kurmada ve devlet idaresindeki başarıları, geniş toplumları rahat idare edebilmeleri, yiğitlik, cengaverlik ve savaşçılık gibi özellikleri idi. Bu hasletler sanki Cenab-ı Hak tarafından genlerine işlenmişti. Nitekim bütün bunları Türklerin kendilerine asırlar içerisinde nesilden nesile tevarüs ederek gelen bilgileri toplayan ve işleyen Oğuznamelerde, Dede Korkut Destanları’nda, Kaşgarlı Mahmud ve Yusuf Has Hacib’in eserlerinde de görebilirsiniz.

Yine İslamiyet’ten önce tarihçilerin büyük oranda ittifak ettikleri nokta Türklerin tevhid inancına sahip olmalıdır. Türkler yüz binler hâlinde İslam dairesine bir anda girerlerken yine bu inancın tesiri büyük olmuştur. Bunu sadece millet kağanlarının peşinde gittiler teziyle açıklayamazsınız! Zira Hazar kağanları da Yahudiliği benimsemişti. Fakat peşlerine onlu gruplar dahi katılmadı.

Neticede İslamiyet döneminde Türkler en güçlü İmparatorluklarını ve en parlak medeniyetleri kurdular ve yaşattılar. Tarihin bin yılına damga vurdular. Bunun en haşmetli asırları ise Osmanlıların idaresinde geçti.

Kıymetli tarihçilerimizden Osman Turan Bey, “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi” isimli eserinde şu hayâti ehemmiyeti çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir:

“Bu milletin bin yıl zarfında tarih, edebiyat, dil, sanat, kültür, ahlâk, anane, folklorumuz öyle bir İslâm hamuru ile yoğrulmuştur ki Türkleri ondan mahrum etmeye uğraşmak hem beyhudedir, hem de bu milleti yıkmak ve ona hıyanet etmektir. Bundan dolayıdır ki Türk milletinin düşmanları, kuru ve muhtevası alınmış bir milliyetçilikten ziyade, açık-kapalı yollarla, İslamiyet’i yıkmaya çalışıyorlar.”

Geçen haftaki yazımda İslam’ın millî kimlikleri yaşattığından ve hatta koruduğundan bahsetmiştim. Türkler o binlik hâkimiyetleri döneminde zaman zaman kalabalıklar içerisinde çok az kalmış olsalar da Türklüklerini hiçbir zaman kaybetmediler. Bu tarihen yüzde yüz sabit bir husustur.

Ancak Osman Turan Bey’in işaret ettiği Türk’ün düşmanları da boş durmuyordu. Eski yeni tarihinden bu yana en güçlü Türk İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki acziyetinden yararlanarak ona ölümcül darbeyi indirmek için çalışıyorlardı. Bu darbe savaş meydanlarında başarı sağlamakla kalıcı olmazdı. Onun fikir ve inanç dünyasını altüst etmeleri gerekirdi. Bu konuda en önemli silahları ırkçılık tezi olacaktı. Zira Balkanlar'da bu tez iyi işlemişti. Araplar da işliyordu. Şimdi de sıra Türk’e gelmişti. Onu da "Türkçülük" denilen silahla vuracaklardı.

Millete neleri empoze ediyorlardı!

Türkçülüğü kim çıkarmıştı, bu ideolojinin mimarları kimlerdi, kalemşorları, Türk milletine neleri empoze ediyorlardı. İşte bunlar görüldüğünde Türk’ü bitiren ve bitirecek olan proje ortaya çıkmaktadır. Zira son 150 senedir öyle bir rüzgâr estirilmiştir ki Türkçülük akımı ile gerçek Türkler neredeyse Türklükten çıkarılır hâle gelmiştir. Türkçülüğü ise genelde Türk olmayanlar savunmuştur! Bunların öncü kadrolarının ve en ateşli savunucularının Yahudiler olması ise projeyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Batı’da bu fikri savunanlar arasında Lumley Davids (1811-1832), Leon Cahun (1841-1900), Arminius Vambery (1852-1913) gibi Musevi asıllı kişiler başta idi. Osmanlı Yahudileri arasında ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen destekçilerinden Abraham Galanti (1873-1961), Emmanuel Karasu (1862-1934) ve Moiz Cohen (1883-1961) başı çekiyordu.

Bunlardan en etkili ve sinsi olanlarından biri Moiz Kohen’dir. Fakat Türkçülüğü yaymaya başladığında bu isimle etkili olamayacağı tabii idi. O zaman isminin değiştirilmesi gerekiyordu.

Bu parlak fikri düşünen kendisine aşılayan ve yeni ismiyle Türk gençlerine pazarlayan da yine bir Türkçü idi. Evet inanılmaz ama ona yeni ismini güya büyük Türkçü(!) Ziya Gökalp verdi. Kendi soyadını kullanarak ona "Gök Alp" dedi. Bu yetmedi "Tekin Alp" dedi. O da daha da geliştirdi. "Munis Tekinalp", "Musa Tekinalp" adlarını da kullandı. Başka müstear isimleri de az değildi. Böylece aslında bir kişi olmasına rağmen beş altı noktada Türk gençlerini fikrî tahribata tutmağa başladı...

Osmanlı Devleti devşirmiş olduğu gençleri önce Türk ailelerin yanına vererek dört beş sene içerisinde onu inancıyla, yaşantısıyla, örf ve ahlakıyla tam bir Türk kimliğini kazandırıyordu. Ziya Gökalp gibi Türkçüler ise adamın adını değiştirmekle Türk yaptıklarını zannediyorlardı! Zira bu Türkçü Yahudilerin, Türk’ün devletine, padişahına, değerlerine, inancına küfretmesi onlar için hiçbir mana taşımıyordu!..

Onlarca Türkçü Yahudi’den Moiz Kohen’i tanımak bile bizdeki Türkçülerin fikir yapılarının nereden geldiğini anlamaya yetecektir...

Kim, kimin emrindeydi?

Moiz Kohen, 1883’te Serezli seçkin bir hahamın oğlu olarak dünyaya gelmişti. Erken sayılabilecek bir yaşta eğitimi için ayrıldı. Önce Selanik’te hahamlık mektebinde okudu. Ardından öğrenimini Alilanca Israelite Universelle’in desteklediği, yeni açılmış olan Ecole Imperiale de Droit’da sürdürdü.

Bu okulda ana dili olan Ladino ve Yahudilerin kutsal dili olan İbranice dışında Rumca, Osmanlıca, Fransızca ve Almanca öğrendi...

Selanik, Sultan II. Abdülhamid Han’a karşı yürütülen gizli faaliyetlerin merkezi idi. Dolayısıyla Moiz Kohen’in arkadaş çevresi de İttihatçılardan oluşmaya başladı. 1905’de İttihat ve Terakki fırkasına üye oldu. Onlarla birlikte Türklerin dini ve dili konusunda engin fikirlerini(!) tartışmaya başladı. Yahudilerin de Türk dilini öğrenmelerini savunması bizdeki Türkçüleri mest etmeye yetiyordu. Moiz Kohen 1907 senesinde Macedonia Risorta adlı mason locasına üye oldu. Artık Türk ve Yahudi entelektüeller el ele gönül gönüle padişahı devirip Türklüğe yeni bir yol açmaya çalışacaklardı.

Bu ittifakın yönetici beyin takımı Yahudilerden idi. Parayı da onlar karşılıyordu. Avrupa basını ve iktidarları destek vermekteydi. Askerî malzeme ve asker takımı ise Türklerden oluşuyordu.

İşte kimin kimi yönettiğini kimin kimin emrinde olduğunu buradan anlamalıdır.

Zaten hedeflerini gördüğünüzde rotayı kimin çizdiği de belli oluyordu.

Nitekim II. Abdülhamid Han’ın devrilmesinden sonra bu Yahudi Türkçülere büyük gün doğmuştu. Artık İttihatçıların politikalarını onlar belirliyordu. Bunu da "Türkçülük" adıyla yapıyorlardı.

Moiz Kohen yeni adıyla Tekin Alp, bazen de Munis veya Musa Tekinalp adıyla Yeni Mecmua ve Türk Yurdu dergilerinde yazılar yazıyor eserler veriyordu. Farklı dilde yazdığı eserler derhâl Türkçeye çevriliyordu. Onun eserlerini çevirenler arasında ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da bulunuyordu. Tabii kitaplarından çok tepki çekecek ifadelerin üstünü örtmeyi de ihmal etmiyordu!..

Moiz Kohen, 1914’te yayımlanan, “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler? Büyük Türklük: En Meşhur Türkçülerin Mütalaatı” adlı kitabında en ateşli Türkçülüğü yapıyordu. Rus despotizminin cesur Türk, Alman ve Avusturya ordularınca yıkılması hâlinde kırk milyon Türk'ün bağımsızlığa kavuşacağına elli milyonluk bir ulusun ortaya çıkacağından dem vuruyordu. Böylece Türkler büyük bir uygarlığın da kapısını aralayacaklardı!..

Almanya’nın karşısında ve Rusya’nın yanındaki İngiltere ve Fransa’yı hesaba katan yoktu. Enver, Talat Cemal Paşa gibi ünlü İttihatçı liderlerin gördüğü Turan hülyalarının kimin eseri olduğu belli oluyordu.

Daha burnunun ucunu göremeyenler sosyolog, ideolog, büyük asker, diye pazarlanıyordu. Türk ise tarihinde görülmemiş bir şekilde ölüme sürülüyor ve yok oluşa götürülüyordu...

Haftaya "Siyonist Türkçüler"in fikir dünyalarını yazmaya devam edeceğim...

TEFEKKÜR

Edenler ne cesâretle ederler ilticâ bilmem

Esâsında binâ-yı izz ü ikbâlin metânet yok

Nâbî

(Sığınanlar ne cesaretle sığınırlar bilmem,

Güç ve makam yapısının temelinde sağlamlık yok.)

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.