Sabah namazına kalkamayacağını düşünerek. “Önce namaz…” diyen hocası Emîr Sultan hazretlerinin sesi yankılandı kulağında.
Dertten derde sokma garip başını,
Akıtsa da gözden kanlı yaşını,
Kerimdir düzeltir kulun işini,
Ağlatırsa Mevlâ’m yine güldürür.
Hoca senin gözlerinde çok hâl var,
Geçip gideceğin daha çok yol var.
Haydi, gece gündüz Mevlâ’ya yalvar,
Ağlatırsa Mevlâ’m yine güldürür.
***
KARAHAN
Gecenin ilerleyen saatlerinde Karahan’a geldiği vakit Doğan Bey, gün boyu karşılaştıklarını, gördüklerini ve yapması lazım gelenleri mütalaa edemeyecek kadar yorgundu ve üstelik de başı ağrıyordu. “Herhâlde güneş yaktı, yel çarptı” dedi. O gece ateşi yükseldi. Bildiği basit tedavi şekilleriyle sıkıntılarını aşmaya çalıştı. “Bir uyuyabilsem hepsi de geçer…” diye düşünüyordu. Kalktı küçük mazgal deliğini andıran oda penceresinden dışarı baktı. Şafak atmıştı. Sabah namazına kalkamayacağını düşünerek. “Önce namaz…” diyen hocası Emîr Sultan hazretlerinin sesi yankılandı kulağında. Gülümsedi. Hocası aklına gelince gülümsemek kendiliğinden oluverirdi. Çünkü iz bırakan bir hatırası vardı.
Her şeyi dert etmesinden mi ne, hep somurtkan görünüyordu. Bir gün mübarek ve muhterem Seyyid Emîr Sultan hazretleri de bu şekilde yakalamış, talebelerine dönerek; “Ben gülen insanı seviyorum…” demişti. Doğan bu mânevi ikazın kendisine olduğunu çok açık bir şekilde anlamıştı. Bundan sonra da hocasını hangi şartlarda, nerede görse, ismini bir yerde okusa veya duysa mutlaka dudaklarına bir ılık tebessüm yayılır olmuştu. “Onları düşünmek dertlere deva.” İşte ne ağrısı, ne de sızısı kalmıştı.
Hamdolsun Rabbimize, nikâhı ettik eda,
Bugün ayrılıyoruz, Doğan Bey’im elveda!
Yüzünde gülücüklerle abdestini tazeledi. Kendi duyacak şekilde sabah ezânını okudu. Huşu içinde namazını kıldı. Yatağına uzanıverdi. “Fena hâlde soğuk almışım” dedi.
Hanın diğer odalarından yükselen horultulara, uzak köylerden gelen horoz sesleri, köpek ulumaları karışıyordu. Bugün doyuncaya kadar uyuyacak ve sonra da topladığı bilgilerin mütalaasını yapacaktı. “Sabah ola, hayrola…” derken göz kapaklarına hâkim olamıyordu artık.
İş önce gelir diye, namazını aksatma!
Namaza öncelik ver, dini dünyaya satma!
Direksiz bina olmaz, direk varsa yıkılmaz,
Namaz dinde direktir, namazsız İslâm olmaz.
Vücutta baş ne ise, öyledir dinde namaz,
Başsız vücut olmazsa, namazsız da din olmaz.
Başsız beden yürüse, korku kaplar insanı,
Başsız görür evliya, hiç namaz kılmayanı.
Namazları gönülsüz kılanlardan olma sen!
DOĞAN, mahşer gününde, saçlarını yolma sen!
***
Süleyman Çelebi, seccadesinin üzerinde diz çökmüş, gözlerinden yaşlar süzülerek; “Bütün kabahat benim… Ben ki Ulucâmi başimâmı, hatibiyim. Vaaz kürsüsünü nasıl müsaade ettim böyle birine? Nasıl? Nasıl?” diyerek bitmez, tükenmez bir acıyla kıvranıyordu. DEVAMI YARIN

