"Ne kadar hizmet, o kadar mükâfat. Gülşah’ı ikna et, gerisine karışma sen..."
Kadın, biraz tedirgin, başkaları var mı mânâsında etrafına bakındı. Siyah kaşlarını çatarak dikkatlice Erkara’yı süzdü.
- Ayol sana ne olmuş? Bu alnındaki de ne böyle? Burada ne arıyorsun?
- Hiç!
- Ne demek hiç?
- Ya, sana bir işim düştü. Bırak onu bunu da, yardım et.
- Tamam da…
- Dası, ması yok! Uzatma evet de, işimi yap, hakkını da al!
Fazla konuşmadan bir kese altın çıkardı.
- Şimdilik bunu al. Dediğimi yaparsan daha çok veririm.
- Meraklandım iyice!
- Dedim ya şimdilik bir kese. Arkası gelecek, meraklanma! Âbat edeceğim seni! Ne kadar hizmet, o kadar mükâfat. Gülşah’ı ikna edin, gerisine karışmayın. Dile benden ne dilersen! Bilirsin sözümün eriyimdir.
- Zor bir vazife beyim! Bir başkasını deseydin keşke!
- Fazla laf istemiyorum!
Diyerek, yakındaki bahçe duvarından atladı, anında da kayboldu...
Erkara, yüzündeki yara iyi olur olmaz Aşır ve Palabıyık arkadaşlarını da alarak Kripto’nun Kâbus’la buluşacağı yere gitmeye karar verdi. Böylece hem üzerindeki şüphelerden dolayı Süleyman Çelebi ve etrafındakilerin mânevi baskılarından uzaklaşacak, hem de vadedilen pek mühimsediği imkânların ne durumda olduğunu yerinde görmüş olacaktı.
Hesapta olmayan durum ise; Doğan’ı tuzağa düşürüp bir an evvel ondan kurtulmanın çaresine bakmaktı. İstikbalinin tek mânisiydi. Hazır düşman içindeyken işini bitirmek en kolay yoldu. Bu fırsat eline bir daha geçmeyebilirdi.
Edepliyse, kusuru olsa bile görülmez,
Edepsizse iyilik etse değer verilmez.
***
Süleyman Çelebi, ne yapıp, ne edip vaaz, nasihat ettiği, namaz kıldırdığı câmide, cemaatine, Sevgili Peygamberimizi, manzum bir eserle anlatmak istiyordu. Gücüne, kuvvetine ve kabiliyetine inanıyor, bu hususta kendine güveniyordu. Lakin bir türlü başlayamıyor, istediğini gerçekleştiremiyordu.
Bugün yine çok sıkıntılıydı. Düşündüklerini yazamamış, içindekileri dökememişti. Padişah efendilerine karşı boynu bükük, cemaatin yüzüne bakma cesareti hâlâ yoktu. Bunlar yetmiyormuş gibi gece rüyalarında hakaretlere uğruyor, karabasanlardan kurtulamıyordu... Düşündü, taşındı biricik refikasının da görüşünü alarak, Emîr Sultan hazretlerinin Keşiş Dağı eteklerindeki dergâhına gitmek için yola çıktı.
Başı önde mahcup yürüdü. Dilinin çözülememesine, kaleminin yazmamasına bir türlü mânâ veremedi. “Bir muamma” dedi. İki tarafı taşlarla yükseltilmiş toprak yollardan, çeşmenin ayağının devamlı akmasıyla rutubetten yosun tutmuş, yer yer hasat artığı buğdayların çimlenmesiyle yeşermiş merdivenlerden çıktı. Yürüdü. Başı önde yürüdü… DEVAMI YARIN

