Kaydet
a- | +A

Mis gibi lavanta kokan yün yatağının içinde sebebini bilemediği duygular içindeydi Doğan Bey. Gözlerini kapadı, ne yaptı ettiyse bir türlü uyuyamadı.

Parlak ay, sıcak gece şirin ev sakinlerine fena tesir etmişti. Gündüzden daha ziyade sataşıyor, neşelenip gülüşüyorlardı. Matlube Hanım, mutfağa gidip gelişlerinde ayrı bir dörtlükle muhterem Çelebisini köşeye sıkıştırıyor, hikmetli söylemesine fırsat vermiyordu. Her defasında sütanacığını alkışlayan Doğan Bey’in elleri acıdı. Pencereden ışıl ışıl parıldayan aya baktı, gülümsedi. Gecenin derinliklerinden gelen cırcır böceği sesleri sanki onların neşesine iştirak ediyor, sevinçlerini paylaşıyordu.

Matlube Hatun elindeki kâğıdı “Al oku evladım…” deyip Doğan Bey’e uzattı. O da hissederek, zevkle okudu:

Devletlere hükmeden,

Cihana sultansın sen.

Hükmü canlara geçen,

Can içinde cansın sen.

Bakışın bin can alır,

Derdin içinde kalır,

Arayan seni bulur,

Âşığa ayansın sen.

Kanatsız kuş uçurur,

Rüzgâr görünce durur,

Devler korkup kudurur,

Sultan Süleyman’sın sen.

Görse güneş tutulur,

Ay doğmaya utanır,

Tanıyan şaşıp kalır,

Yusuf-u Kenan’sın sen.

Yüzün nurlar nurudur,

Müminin huzurudur,

Seven canın unutur,

Sultan-ı cihansın sen.

Matlube ne söylersin?

Süleyman seyredersin,

Hep sırları gizlersin,

Sözüne hâkimsin sen.

***

UYKUSUZ GECELER...

Upuzun uzandığı mis gibi lavanta kokan yün yatağının içinde sebebini bilemediği duygular içindeydi Doğan Bey. Gözlerini kapadı, ne yaptı ettiyse bir türlü uyuyamadı. Güzeller güzeli Gülşah’ı düşündü. Çocukluğunu, at binip zümrüt yeşili çayırlarda delicesine koşturmalarını, daha dün sabah ava giderken çeşme başını, güreş tuttuğu yiğitleri tek tek hatırladı. “Yiğitler… Ah yiğitler…” diye söylendi.

Her nedense yiğitler derken Erkara geldi gözünün önüne. Neşesi kaçtı. Ona karşı bir türlü hüsnüzan edemiyordu. Kendini suçladı. “Olmadı Doğan. İşte bu hiç olmadı. Akıncı kitabında böyle bir şey yazar mı? Delikanlılığa sığar mı? Sebepsiz, bir adamı kötü zannetmek nerede var?” dedi, kendi kendini suçladı.

Erkara, uzaktan akrabası da sayılırdı. “Öyle akraba olmaz olsun” diyecek oldu, vazgeçti. Bedduâ etmesini hiç sevmezdi oldum olası. Sütanacığından sık sık duyduğu; “Kazanırsan dost kazan, düşmanı anan bile doğurur” sözleri kulaklarında yankılandı. İçini okşadı huzurla.

Muhayyilesini dağıtmak, bilhassa bu yersiz düşüncelerden kurtulmak istercesine yorganı attı üzerinden. Pencereye koştu. Anacığının özenle ördüğü dantel perdeleri yavaşça kaldırdı. Güneşte kavrulmuş, yer yer çatlamış ahşap sürgüyü yukarı itti. Mandalı yerleştirdi. Ilık sabah rüzgârı suratını yalayarak odaya doldu. Uzaklardan gelen tek tük horoz sesleri sabah vaktini müjdeliyordu...

Derin derin soluklandı. Kendi kendine konuşarak, ufukta beliren alaca şeffaflığa daldı. Bir nur gibi hocası, karşısında ona tebessüm ederek bakıyor sandı, toparlandı. Zaman, mekân durmuştu sanki. Yürekceğizi kabarmış, taşacakmış gibiydi.

DEVAMI YARIN


Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...