Derinden gelen, içine huzur ve saadet dolduran ezân sesleriyle doğruldu. İşliğinin kollarını toplamaya başlayarak, abdest için kapıya doğru yürüdü...
Doğan Bey'in Gülşah’ına yazdığı mektup şöyle bitiyordu:
Sizler de dikkatli olun. Bursa’da fitne fesat çıkarmak isteyenler cirit atıyor. Garip ifadeler, itikada muhalif söz ve hareketler duyduğunuzda kimden, nasıl geldiğini araştırın. En kestirme yoldan muhterem pederinize veya bize ulaştırın. Sizi göreyim.
Diğer bir mühim husus da; bu acayip dediğimiz hadiseler, kadınlar ve çocuklar arasında çok daha yaygınmış. Onun için de sizden ve arkadaşlarından yardımcı olmanızı bilhassa istirham ediyorum. Ufak ve ehemmiyetsiz gibi görünen malumatlar milletimizin istikbali, sıhhat ve selameti için ehemmiyet arz edebilir.
“Niyet, ne yaptığın bilmektir…” der büyüklerimiz.
Huzur dolu günler hepimizin olsun Gülşah’ım.
Allahü teâlâya emanet olun.
Doğan
Derinden gelen, içine huzur ve saadet dolduran ezân sesleriyle doğruldu. İşliğinin kollarını toplamaya başlayarak, abdest için kapıya doğru yürüdü...
Hasım bekler olayı,
Bakır ister kalayı,
Garip olan sılayı,
Arar elbet demişler.
Arı toplar çiçeği,
Çiçeğin var pürçeği,
Aklı olan gerçeği,
Arar elbet demişler.
Yazın aranır gölge,
İlimle dolu bilge,
Doğan delil ve belge,
Arar elbet demişler.
***
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Zaman su misali dur, durak bilmeden akıp gidiyordu. Son zamanlarda Bursa’da en çok konuşulanlar; Seyyid İbrahim Efendi ve onun Horasan erenlerinden olan hocası Fadlullah Efendi’nin halkı irşat etmeleri, bir de muhterem ve mübarek zâtların isimlerinin müminlerin tiksindiği, sevmediği, İslâmiyet’in pis, murdar kabul ettiği mahluklara ad olarak konması, meseleleriydi. Saray dâhil her Osmanlı bir vesileyle bu mevzuda fikir yürütüyor, konuşuldukça da yayılıyordu.
Bursa’da bilmem bu kaçıncı akşamdı. Dilencilerden zayıf olanı bir kayanın üzerine oturmuş, batan güneşi seyrediyor, kendi kendine de söyleniyordu.
“Akşam oldu. Otlaktan koyunlar, sığırlar döndü. Herkes çoluk çocuğunu yanına alıp topladı. Bir ben dışarıdayım ve yalnızım. Ne zamana kadar da süreceğini bilmiyorum?”
Diye söylenirken gökyüzüne baktı. Hava da bir hayli kararmıştı. Yıldızlar çıkmış, bülbüller, yanık sesleriyle bu garipliğine âdeta "ağıt" yakıyor gibiydi. Dilenci, elinin tersiyle gözlerini ovuşturdu.
“Acaba ne yapsam? Ne etsem ki?”
Derken pek üzüntülüydü. Memleketinde olsaydı bu saatlerde hiç dışarıda kalmazdı. Ansızın yanından bir gölge geçti. Bu, her zaman peşine takılan kara, iri köpekti. Ardı sıra baktı. Toprak patika yolda koşarak, ağaçların arasına daldı.
“Karam! Tavşan mı gördü ne?”
Diyerek doğruldu. Daha dikkatlice baktı. Karanlık iyice koyulaşmış ve ağaçlardan pek ilerisi görünmüyordu. Padişah’ın toplantısından beri kurtulmaya çalıştığı köpek, biraz sonra geri döndü. Ayaklarını koklayıp yalayarak yanı başına uzandı. Sanki o da yalnızlığın korkunçluğunu hissetmişti.
DEVAMI YARIN

