Kaydet
a- | +A

Her zaman olduğu gibi Doğan Bey bu sabah da erkenden kalktı. Pencereyi açtı. Hafif bir rüzgâr okşar gibi vücudunu serinletti.

Osmanlı hükûmeti, hem muhacirlerin hem de yerli halkın göçten kaynaklanan sıkıntıların azalması için bir dizi tedbirler aldı. Aslında Muhacirîn Komisyonu tarafından idare edilen bu mesele, ortaya çıkardığı siyasi ve içtimai neticeler bakımından milletlerarası kamuoyunun da alâkasını çekti. Bu mânâda devletlerarası bir nitelik taşıyan Meclis-i Tahaffuz da bu gidişatı yakından takip etti. Bu çalışmayla, Meclis-i Tahaffuz’un bir delegesi olarak hususi bir vazife ile serhat şehirlerine gönderilenler halkın arasına girip hicretin bu şehirler üzerindeki tesirlerini incelemeyi hedeflemekteydi. Osmanlı boş durmuyor, tedbir üzerine tedbir alıyordu.

Fen ve sanat insanın kaybettiği malıdır,

İlim Çin’de de olsa, mutlak alınmalıdır.

Her şey ucuz olsa da muhabbet pahalıdır.

Etrafa huzur saçar, mazlum acize bakan,

Sen de bize bakarsın, ey Sultan Yıldırım Han!

Her zaman olduğu gibi Doğan Bey bu sabah da erkenden kalktı. Pencereyi açtı. Hafif bir rüzgâr okşar gibi vücudunu serinletti. Üşümemek için odanın içinde gezinmeye başladı. Ocaktan pencereye, pencereden ocağa gidip geldi defalarca. Saraydaki konuşmaların tesirinden mi ne kafası karmakarışıktı. Her taraf karanlık ve bomboştu. Sevgili Bursa’yı ve çalışkan, munis halkını düşündü. Kime ne yapmıştılar bu insanlar? Birbirine düşürülmek isteniyordu. Fakat bu tahribatı kimlerin, nasıl, niçin yapabileceğinin mantıki bir izahını da bulamıyordu. Neden sonra dilencinin köpeğini çağırması yankılandı kulaklarında. Çocukların oyunlardaki hareketleri… Aklına gelenlerle bir bağ kurmaya çalışıyor, işin içinden çıkamıyordu bir türlü… “Acaba müstakbel hayat arkadaşım ne yapıyordur şimdi? Kaç gündür bir haber alamadım” diye mırıldandı. Yastığının altında sakladığı Gülşah’ın ilk hediyesi ipek mendili alıp kokladı. “Hep onun kokusu…” dedi, içine çekti, gözlerini yumarak.

Başındaki kalpağı açtı. Parmaklarını tarak gibi kullanarak uzun saçlarını arkaya taradı. Yıldırım Han’ı, huzurda konuşulanları, yeşil Bursa’yı, ilim deryası amcasını, merhamet ve şefkat abidesi sütannesini ve biricik sevgili nişanlısı Gülşah’ını düşünerek dolaştı durdu.

Hayal ederken kafasında birdenbire şimşekler çaktı. Dolaptan aldığı kâğıt, divit ve hokkayla bir köşede duran masaya geçti. Başladı yazmaya:

Sevgili Gülşah,

Seni ne kadar sevdiğimden, gece, gündüz düşündüğümden bahsetmeyeceğim. Onu zaten biliyorsun. Biraz daha sabret yakında düğünümüzü yapacak, bir daha hiç ayrılmayacağız inşallah. O günler yakındır meraklanma sen.

Asıl söylemek istediğim ise, dün pederinizin de hazır bulunduğu Sultan’ımızın toplantısında konuşulanlardır. Gülşah’ım, zaman herkesin üzerine düşeni yapması lazım gelen zamandır. Gecenin bu köründe çok düşündüm. “Kime gideyim, kime derdimi anlatayım?” derken aklıma siz geldiniz. Hem kendimle, hem de sizinle dertleşiyorum bir bakıma. Uykularım kaçtı. Bu nameyi yazdım. Bir de kalpten yardım edeceğinizi hissettiğim için…

DEVAMI YARIN


Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...