Kaydet
a- | +A

Köpeği 'hoşt' diyerek susturdu, ayağa kalktı. Kızıl Köşk'e doğru yürüdü. Biraz sonra yatsı ezânları duyuldu. Hayıflandı elinde olmadan.

Dilenci, sıkıntısından boğulacağını sandı. Ağır, sökülmez bir hıçkırık göğsünde kabarıyor, gırtlağına tıkanıyordu. Köpek acı, acı ulumaya başladı. Kalbi parçalanacakmış gibi oldu.

“Hoşt!” Diyerek susturdu, ayağa kalktı. Kızıl Köşk'e doğru yürüdü. Biraz sonra yatsı ezânları duyuldu. Hayıflandı elinde olmadan. Öyle şartlanmıştı ki bu sesleri duyunca kızmamazlık edemiyordu. Bahçe aralığından sessizce girdi. Işık sızan pencereden baktı. Hurufi ihtiyar uzanmış, yatıyordu. Hizmetçilerden biri dilenciyi görünce;

- Kimsin? Ne istiyorsun?

- Benim.

- Ne arıyorsun bu vakit, buralarda?

- Sorma hiç! Canım sıkıldı biraz.

Konuşmaları duyan Hurufi, seslendi.

- Bırak gelsin.

- Peki efendim.

Sadık hizmetçi, duyduğu sesten cesaret alarak bu sahte dilenciyi odaya aldı. Hurufi, yerden bir karış kadar yüksek bir sedirin üzerine uzanmış keyfine bakıyordu. Bir iskelet sanılacak kadar zayıf görünüyordu. Konuşurken dikkatini çeken karanlık bir mağara gibi ağzındaki tek tük sarı dişleri, kocamış bir aslanı hatırlatıyordu. Sahte dilenci yakınındaki bir mindere çöktü.

- Ne var efendi?

Dedi yaşlı adam. Yastığın altından çıkardığı altın dolu bir kâseyi ona uzattı.

- Yıldırım Han’ın adamları köşe bucak suçlu arıyor.

- Hiçbir zaman da bulamayacaklar. Sen keyfine ve işine bak şövalyem. Köpeği de peşin sıra gezdirme.

- Zaten öyle yapıyordum. Bu akşamüstü nereden bulduysa geldi beni yakaladı. Nasıl özlemiş. Ellerimi ayaklarımı yaladı. Çok hizmet etti doğrusu. Kıyamadım ben de buraya geldim. O da kapının önünde, çıkmamı bekliyor herhâlde.

Kripto’nun odaya girmesiyle sustular. Ocağın üstündeki mumun aydınlığı, canlı bir mabet havası veriyordu... Hurufi, uzandığı yerden kalktı. Üç ahbap birbirine baktı. Ellerindeki haşhaşları içlerine çektiler. Yalnız gözleri konuşuyordu. Birden dışarıdan tüccarlardan birinin kahkahası duyuldu. Hep birlikte kapıya baktılar.

- Kaç gecedir hep gülüyor?

Dedi ihtiyar. Diğerleri de gülüştü.

- Alıştırdın haşhaşlara. Ne keder kalıyor, ne de tasa. Gülmesin de ne yapsın garibim?

- Acı acıyı, haşhaş da sancıyı bastırır.

Dedi Hurufi. Sonra da yastığının altından bir avuç afyon sakızı alıp arkadaşlarına uzattı. Kripto daha ziyade neşelendi. Sanki hiçbir tasası, kederi yoktu. Sonra akıncıların her tarafı didik didik etmelerinden, saraydan, Erkara’nın vazgeçilmezliğinden dem vurdu. Yakında padişahın huzuruna çıkarılma ihtimalinden, pek mesafe aldıklarından çoğunun gittiği, azının kaldığını anlattı. Vakit geçmeden çıkması gerektiğini düşünen sahte dilenci;

- Ben gidiyorum. Bu akşam çok rahatladım.

Diyerek müsaade istedi. Kilere geçti, bir tomar kavurma aldı.

Avlunun dışı kapkaranlıktı. Bastığı yerleri görmekte zorlandı. El yordamıyla bahçe kapısından çıktı yalpalayarak. Karanlığa alışan gözleri, şimdi daha iyi görüyordu etrafını. Ağaçlar, duvarlar ve gideceği dar sokak onu bekliyordu.

“Geh! Geh! Geh! Arap!.. Arap!”

Diyerek, ardı sıra gelmekte olan kara köpeği yanına çağırdı. Yırtık elbisesinin içinde sakladığı kamasını eline aldı. Ağaçlığın en dip köşesine kadar girdi. Kavurma kokusunu alan aç köpek yalanarak iyice dost bildiği dilenci kılıklı adama yaklaştı. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...