Maria, karşısındaki bu yiğidin tereddüt geçirdiğini anlayınca, onu rahatlatmak ve itimadını kazanmak için neler olup bittiğini fısıldadı kulağına...
Maria’nın pırıltılı, güvercin göğsü gibi yanar döner yerlere kadar uzanan elbisesine takıldı. Her ne hikmetse göz göze gelmek istemiyordu.
“Kurtarıcım” demekle ne demek istiyordu acaba?
Maria, karşısındaki bu yiğidin tereddüt geçirdiğini anlayınca, onu rahatlatmak ve itimadını kazanmak için neler olup bittiğini bildiğini, kendilerine bir can borcu olduğunu, elinden ne gelirse yapacağını, nerede, nasıl buluşacaklarını fısıldayarak ayrıldı.
- Hadi şövalyem gidiyoruz.
Dedi.
Gelip, tekrar zindancıbaşının koluna girdi. Konuştuğu adamın kim olduğunu merak ettiğini düşünerek;
- Çok iyiliğini gördüğüm biri. Alâkadar olmasaydım üzülürdü.
Diyerek geçiştirdi. Gülerek yürüdüler.
Şecaat göstermenin gerektiği bir yerde,
Korkaklık eden kimse, benzetildi merkebe.
***
Üryan Eşkıya, yavaşça yaklaştığı meyhanenin kapısından içeri baktığında hâlâ o gecenin izlerini görüyordu. Eşyalar dağılmış, fıçılar yuvarlanmış, kan ve şarap karışımı gölcükler, dev aynası gibi bakanı, bir o kadar daha korkunç gösteriyordu. Veya Üryan’a öyle geliyordu.
Doğan Bey’in, gayreti, sağlam iradesi, insan sevgisi, sabrı, sebatı, mertliği, delikanlılığı, korkusuzluğu ve her şeyden mühimi şeksiz, şüphesiz imânı, ihlâsı karşısında taş bile olsa erirdi. Kendisi erimiş hemen teslim olmuştu. Acaba Maria da eridiği için mi suspustu? Bitmek bilmeyen iç sorgulamasını dinlerken göğsünün, görünmez granit kaya yığınları altında ezildiğini hissediyor, elinde olmadan üzülüyordu.
Doğru dürüst tahsil hayatı olmamış, yalınayak, başıkabak bir fukara iken haksızlığa, adaletsizliğe boyun eğmemiş, ezilmemiş, bükülmemiş, tek başına baş edemeyeceğini anlayınca da soluğu dağlarda almıştı. Yıllarca zalimlerin korkulu rüyası olmuş bu insan, Doğan Bey’le karşılaşınca ölümün eşiğinden dönmüş, yeniden hayata, dünyaya doğmuştu. Kendi için bu dönemin ehemmiyeti çoktu. Kelimeler yetmez, ne yapsa da bu hissiyatını tam ve doğru olarak anlatamazdı. Bu dönüşümün mimarı, mümtaz insan için, canı başta olmak üzere, her şeyini vermeye hazırdı. Onun için yapmayacağı iş yoktu. Gerekirse bu şatoyu içindekilerle birlikte yakıp kül edecekti. Ya Doğan Bey’i zalimlerin elinden kurtaracak, ya da bu uğurda ölecekti. Başka üçüncü bir yol, yoktu.
Talihsizlik mi, yoksa başka bir şey mi demek lazımdı? Hayatını borçlu olduğu bu yiğit delikanlı, kahpe bir tuzağa kurban gidiyordu. Üstelik kendi hemşehrileri tarafından. İşte buna bir türlü rıza gösteremiyor, çok acı geliyordu...
Güzel insan Boğa Hasan Bey’in ileri görüş ve cesareti sayesinde kolları bağlanmış, kaçırılacak adamların içine konmuştu. Baskın sonrası kimse, kimseyi tanımadığından, içinde bulunduğu grupla misafirler odasına alınmış ve serbest bırakılmıştı. O da vakit kaybetmeden dışarı çıkmış, eski mağarasında sakladığı altın ve mücevherlerden bir miktar alıp gelmiş, şatoda kritik insanlara vererek ahbaplık kurmuştu. DEVAMI YARIN

