Maria, zindancıbaşının elindeki kılıcı alarak iyice sokuldu. Ucuyla yüzünü örten, kurumuş kanlarla kaskatı kesilmiş paçavrayı ittirdi. "Aman Allah’ım!" diyerek bir çığlık attı!
Zindancıbaşı:
- Sakın ha yaklaşmayın prensesim!
- Ben ne yapacağımı biliyorum!
Dedi. Zindancıbaşının elindeki kılıcı alarak iyice sokuldu. Ucuyla yüzünü örten, kurumuş kanlarla kaskatı kesilmiş paçavrayı ittirdi.
- Aman Allah’ım!
Diyerek bir çığlık attı! Şövalye ani bir hareketle ileri atıldı.
- Prensesim hayırdır! Bir şey mi oldu? Niçin korktunuz? Keşke getirmeseydim bu ejderhanın yanına!
Maria’nın âdeta dili tutulmuştu. Şaştı, dondu kaldı öylece. Neden sonra aklı başına geldi. Yüzüne yaklaştı “tüh” diye yalancıktan tükürür gibi yaptı ve öfkeyle gerisin geri çıktı. Yüzünü, bakışlarını zindancılara göstermeden koşarcasına geldiği yollardan, koridorlardan, tünellerden geçerek odasına vardı. İpek yatakların üzerine attı kendini. Hüngür, hüngür ağlamaya başladı...
Zindancı, Maria’nın bu acayip hâllerine bir mânâ veremediyse de bir müddet peşinden koştu, merakla takip etti. Kavuşamadı. Maria’nın odasına girdiğini görünce olduğu yerde biraz daha oyalandı, bekledi. Sonra da mutat işlerini yapmak için geri döndü...
Maria, ne yapacağını bilemeden odasında kıvrandı durdu. O gecenin bütün dehşetini bir daha yaşadı. Ölümün kıyısından nasıl döndüğünü düşündü. Her şey olanca canlılığıyla gözünün önündeydi.
Babasının çok itimat ettiği iki adamı, Dragon çetesi tarafından yanı başında hunharca parçalanmıştı. Kendisini ne gibi akılalmaz işkenceler bekliyordu ki imdadına biraz önce zindanda gördüğü adam yetişmiş, canını, onun için tehlikeye atmıştı. Şu anda hayatta ve ayakta oluşunu ona borçluydu. Her şeyden evvel namusunu, altın ve mücevherlerini, her şeyini kurtarmıştı.
O güzel insan olmasaydı kendi de olmayacaktı. Karşılığında ise hiçbir şey beklememişti.
Babasının sadık adamlarından kaç tanesi bile her fırsatta taciz ediyor, endamlı görünüp mânâlı bakıyorlardı. Zindanı gezdiren de onlardan biri değil miydi? Biraz yüz verse sırtına binerlerdi. “Adını öğrenmeye imkân bulamadığım o yakışıklı genç, demek bir Osmanlıymış ha!” dedi içinden. Onun içine düşürüldüğü bu duruma asla lakayt kalamayacağını, canının, parasının ve namusunun kurtarıcısına olan borcunu ödeme zamanının ve sırasının kendine geldiğini düşündü. Bu fırsatı kaçırmayacaktı. Ucunda ölüm de olsa ne edip edip onu kurtaracağına yemin etti. “Mutlaka” dedi, durdu.
Kalktı, üstünü, başını düzeltti. Ayağındaki yaranın sargısını yeniledi. Vakit kaybetmeden de hemen pederine çıktı.
Şatonun en üst katında birkaç kadınla şarap içiyor, Osmanlı beyini nasıl kazığa vurduracağını ballandırarak anlatıyordu. Maria’yı karşısında görünce, konuşmasını yarıda bıraktı, kızına baktı.
- Hayırdır prensesim! Telaşlı ve üzgünsün! Nedir bu hâl?
- Sorma be aziz pederim! Malumunuz, zindancıbaşıyla bu sabah esirleri teftiş ettim.
- Sana da o yakışırdı Maria. Ben de saray işlerini çok küçük yaşta öğrenmiştim. Önce merak, sonra vazife olduğunu anlıyor insan.
DEVAMI YARIN

