“Yıldırım Han’ın yadigârı ey kürsü, dile gel konuş! Anlat cemaate benim masum olduğumu. Ey kürsü, niçin böyle gaflete düştüm, bilemiyorum?"
Sanki hakiki bir el gırtlağını sıkmıştı. Can havliyle ayağa kalktı. Boğazını kontrol etti. Öksürdü, geğirdi. Başı kazan gibi olmuş, gözleri kan çanağıydı. Yavaş yavaş etraf karardı. Emîr Sultan’ın çömlekçi atölyesindeki tezgâhların birinin üzerindeymiş gibi çeviriyorlardı. Düşmemek için dizleri üzerine çöktü. Ellerini yere dayadı. Ter içinde sırılsıklamdı. “Lâ havle…” çekti. Derin derin soluklandı, birkaç defa. Kendine geldiğinden emin olduktan sonra da kalktı, câminin içinde dolaşmaya başladı. Mihrabı, minberi, vaaz kürsüsünü ağlayarak okşadı. Âdeta onlardan özür diliyor, bazen de dertleşiyordu.
“Yıldırım Han’ın yadigârı ey kürsü, dile gel konuş! Anlat cemaate benim masum olduğumu. Ey kürsü, niçin böyle gaflete düştüm, bilemiyorum? İçim yanıyor ve hâlâ bir şey yapamıyorum…” diyerek acıyla gözyaşı döktü.
Bu insanlar neden kakar, itişir?
Sayılı nefesi solur demişler.
Öğüt isteyene ölüm yetişir,
Akıllı, ölmeden ölür demişler.
Yörük göçü yolda sarar yükünü,
Kötülerin kazımalı kökünü,
Yağmur yağar geliştirir ekini.
Su akar yolunu bulur demişler.
Başını boş yere gömme hiç kuma!
Türk kumaşına yakışmaz yama,
Güneş balçık ile sıvanmaz ama,
Sen çamur at, izi kalır demişler.
***
Bir gün önce yağan yağmurun yer yer oluşturdukları göletlerin etrafından dolaşarak yürüdü Erkara ile Aşır. Sisli hava, bulutlu, karanlık gökyüzü, kerpiç ve taş binaların üzerine bir hayalet gibi çökmüş, şehrin sessizliğine acı bir hüzün veriyordu.
Her şey yolunda görünse de içten içe bir kurt kemeriyor, rahat bırakmıyordu Erkara’yı. Kaba bıyıklarını bükerek gökyüzüne baktı. “Ne zaman açacak? İçimi karartıyor” diye söylendi. Servilerin sıralandığı bir kabristanın duvar dibinden konuşarak yürüdü, altı kesme taşlarla örülmüş, üstü ahşap, iki katlı, yeni yapılmış bir binanın önünde durdular.
Efendilerini gören hizmetçi koşarak geldi. Bahçe kapısını açtı.
- Buyurun beyzadelerim!
Diyerek içeri aldı. Konağa doğru yürüdüler. Bahçe yeni tanzim edildiğinden henüz dikkati çekmiyordu. Köşkün arka kısmındaki küçük meyveliğe vahşi bir sessizlik hâkimdi. Bekçi içeri girmedi. Kapıda kaldı. Süslemelere hiç diyecek yoktu. Alt kat tamamen mermerden inşa edilmişti. Sarnıç, hamam, kuyu, ahır, kümes yerli yerindeydi. “Tam yaşanılacak yer! Lakin Gülşah’ı eksik!” diye söylenerek üst kata yöneldiler.
Erkara, Kripto’nun verdiği altınlarla satın aldığı bu saray yavrusu evin ferah üst katında, birbirinden güzel üç Frenk kızı tarafından karşılandı. Üç ayrı odada, birbirinden zengin üç masa donatılmıştı. Neler yoktu ki? Çeşitli meyve, kızartılmış kuzu ve şarap!
Kızlar, her zaman yaptıkları gibi hemen şarap dolu iki maşrapayı getirdi cilveyle efendilerine verdi, sonra da sazlarını alıp oynak havalar çaldılar, söyledi ve raks ettiler.
DEVAMI YARIN

